Perşembe, Mart 30

80'li yıllarda çocuk olanlar için...

bir arkadaşım mail attı, kim yazdı bilmiyorum. amca çocuklarımın - en büyüğü on yaşında- bilgisayar oyunlarını benden iyi oynadıkları bir dönemde, iyi bir nostalji şahsım adına. bizim kuşak böyle büyüdü işte bizden sonrakiler, gençler :) - 1980li yıllarda hayatının ilk tecrübelerini yaşamış, ilkokula gitmiş, kenan evren´i, erdal inönü´yü, özal'ı tanımış olmak, ajda pekkan´ın alo, michael jackson´ın pepsi reklamlarını hatırlayacak kadar şanslı olmak demek. - big in japan, the final countdown, eye of the tiger demek. - icraatın içinden demek, "semra koy bir kaset de neşemizi bulalım" demek. - köprü demek, ödediğiniz her kuruş verginin yol, su, elektrik olarak size geri dönmesi demek - voltran voltran voltran demek , depozito toplamak adına kola şişesi biriktirmek demek, - adile naşitten masal dinlemek demek. - korhan abay, cenk koray, metin milli, ersen ve dadaşlar demek. - clementine, he-man, she ra, transformers demek. - okula siyah önlükle gitmek demek. - kayahan, nilüfer, sezen aksu, barış manço ile büyümek demek. - ihtilal çocuğu demek, köle izaura demek, ziyaretçiler demek!!!! - acidçi misin metalci mi demek... - moruk demek, - herild yani demek, - hey corc versene borc demek, olmaz maykil bende de yok cevabını işitmek demek, - geriye dönüp baktıkça iç geçirmek demek... - yüzyıl içindeki en iyi, en kıyak kuşak. hem eski hem yeni olmak demek. - biraz gözü açık bir 80'li, yüz yıllık nesil kültürünü bir porsiyonda almış demektir. - mahalle çeşmelerinden su içmek, bayramları iple çekmek, cumhurbaşkanı denince kenan evren'i hatırlamak demek - koltuk altında topla okul bahçesine yalnız giderken "nasılsa oynıycak birileri vardır" diyebilmek demek - eti kemik geçiyor demek; - evden çıkmayan bilgisayar bebeleri haline gelmeden çocukluğunu yaşayabilmiş, son dönemin bir üyesi olmak, ne sorusuna zonk cevabı vermekten zevk duymak, büyüteç ile kağıt yakmak ve siyah kağıtların beyaza oranla daha kolay yandığını keşfetmek, 9 voltluk pile dilinle dokunup o ekşi anı yaşamak, televizyon konserlerini teybe çekerken odaya giren anneyi hemen susturmak, 23 nisan çocuk şenliğinde gelen yabancı çocuklara 5 dakikada aşık olmak demek - son dersin son 5 dakikasında parkeleri giyip zilin çalmasını beklemek, hurraa kapıya doluşmak, dışarıya pestil olarak çıkmak demek, - sinek ilacı arabalarının arkasında bıraktığı bulutta deli gibi dolaşmak demek. - kutu kolayı açtıktan sonra kapağını çekip çıkarıp atmak demek - "tipe bak" demek, - bakkala gitmenin, sokakta oynamanın, harçlık toplamanın geçerli sayıldığı, havuç´un olmadığı yıllar demek... her şeye rağmen temiz ve el değmemiş bir hayat demek... - sonrasında biz büyüdük ve kirlendi dünya demek. - pazar akşamları mecburen yıkanmak ve erken yatmak demek - sesi açıp kısmak için televizyonun dibine kadar gidip üstündeki düğmelere basmak zorunda olmak demek - şehirlerarası yolculuklara çıkarken otobüsün 302s olması için dua etmek. bilet alırken arka kapının önü ve tekerlek üstü olmasın demek. - resimli futbolcu kartları demek, - süper babaanne demek, - fantayla kolayı karıştırmak demek, mahalle kavramı demek. - çavuşevsku ve karısının kurşuna dizilişini tv'den seyretmek demek, o görüntülerin yıllar sonra bile kafadan hala çıkmamış olması demek. - anket ve hatıra defterlerinin olması bunlara seviyorum ama kimi diye başlayan maniler yazmak, içinde biri sabunlu iki ıslak bez olan mustili beslenme çantası, dantel yaka, yenen kokulu silgi, leblebi tozu çekerken atlatılan ölüm tehlikeleri, hulohop, ayak bileğine takılarak çevrilen top, sek sek oynamak, bayramda mahalleye dağılıp şeker toplamak, müsaitseniz annemler size gelecek demek. - trt´nin yayın akışının bitmesiyle çalan istiklal marşı için ayağa kalkıp, marşı hazır olda bangır bangır söylemek ve marşın bitiminden sonra çıkan tiz "biiiiiiiiiiiiip"sesine rağmen televizyonu kapatmamak demek. - zerrin özer demek. - nasıl da geçmişti bütün bir yaz demek. - bu şarkıya kafanda klip çekmek demek. - annelerin çernobil yüzünden çay içirmemesi, gofret yedirmemesi demek.. - challenger'ın olduğu günkü haberleri hatırlamak demek.. - pkk saldırılarında her gün mutlaka birilerinin öldüğünü duymak ama anlamamak demek. - kenan evreni atatürk zannetmek demek. - gorbaçov´un kafasındaki kırmızılığın ne olduğunu merak etmek, anneye "zeki müren´e teyze mi diyim amca mı diyim" diye sormak, kenan evren´in cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılırken çankaya köşkü basamaklarından yavaş yavaş inip sekreteriyle vedalaşmasını hatırlamak. - "hayat bilgisi" kitabında kenan evren´in resmi olması, batman ve şirnak´ın henüz il olmadığı günleri hatırlamak, özal'ın çenesinin enteresan yapısına anlam >>veremeyip, "acaba benim çenem de ilerde böyle olur mu" kaygısıyla aynaya bakmak demek... - breyk breyk arkadaş arıyorum demek - eve lazım olur diye fazlaca pul almak demek - ho ho ho hoover demek - zeki müren'in size alo diyoruuuum demesi demek - ilkokulda halley, petrol ve komancero şarkılarını uydurma sözlerle söyleyerek dans eden tolga han özentisi sefil dans grupları kurmak okul sonrasında ise her gün koşturarak eve gidip; bu toprağın sesi programında kımıl zararlısı ile mücadele yöntemleri, orman köylüsünün sorunları ve yüksek randımanlı durum bugdayı türleri ile ilgili verilen faydalı bilgilerin ardından kamber ağa ile uyanık skeçlerini büyük bir ilgi ile izlemek demek - küçük yaşta bilinçli bir çiftçi kadar ziraat bilgisine sahip olmak demek - sinemalarda the lord of the rings, harry potter vs. izlemek yerine jules verne romanları okumakla geçirilen bir çocukluk demek - aldım çantamı kolumaaa, çıktım dallas yoluna, ben babi´yi beklerken ceyar girdi koluma şarkısını dansıyla birlikte bilmek demek. - kimler geliyo kimler? sana ne, sana ne? ama bunu söylemenize gerek yok ki, ben yapınca alışverişi, zaten alıyorum satış fişi replikleri barındıran ali-ayşegül atik reklamı ve bakkal amca, bir pergel, bir kalem, bir de çikolata alacağım. erooooolll, eroooolll (mahallede çocuklardan biri) buraya gelin dedim size buraya ! fişini de al oğlum´daki meşhur erol, hadi hep birlikte, hep birlikte, biz biz olalım yemeklerden önceeee, lavaboya koşalım, hafta da bir kere tırnakları keselim, fırçalayıp onları tertemiz olalım diye şarkılar ezberleyen bir nesil olmak - icraatın içinden izleyip özal´ın kalemine bakıp hipnotize olmaya çalışmak, videocudan american ninja, kartal, kan sporu ve evil gibi filmleri kiralamak demek - analogtan dijitale geçiş devrini yaşamış birey olduğunu anlamak ve ikisinden de farklı zevkler aldığının farkına varmak demek - çok güzel bir ülkenin son yıllarını hayal meyal hatırlamak, sonra da çivisinin çıkışını görerek büyümek demek - hava durumlarının eksi değil de "sıfırın altında bilmem kaç" denildiğini bilmek demek - apartmanın çatısına 5 metrelik anten takıp üstüne de tencere kapağı bağlayan bir abinin sizi tv önüne oturtması ve çatıdan oldu mu diye bağırıp anteni ayarlamaya çalışması . yunanistan kanallarını görüntülemek adına .. "oldu oldu" diye camdan kafayı çıkarıp bağırmak ve kimsenin buna şaşırmaması demek. - siyah beyaz ve karlı bir görüntü de olsa .. üstelik yunanca tek kelime anlamasanız da gündüz vakti çizgi film izlemek için az debelenmemiş olmak demek... - muhtemelen hayatımız boyunca yaşadığımız en güzel 10 yıl demek... - trt 1´de oluşan sorunlar sonucu yayına bir süre ara verildiğinde ekrana getirilen donuk ağaç, dağ bayır resmine 10 dakika hareketsiz bakabilmek demek, - Ilkokulada dagitilan findik fistiklarla misket oynamak demek. - Saaa salim kader kismeeettt. Diye bagirarak 50 liradan kader kismet oynatip en buyuk ikramiye olan cikolatali citir gofretin cikmamasini ummak. (Cunki yenmistir genelde satan tarafindan) - Hasliklarimizin sonunda 3' ten fazla sifirin olmadigi Turk Lirali hasliklar demek. - Kurmali arabalarin favori olmasi, kagit maskelerin elden ele dolasmasi demek. - Hayat agacini zoraki izleyerek buyumek demek. - Renkli istop, kuka, misket vs. oyunlari oynamadan yatmamak demek. - Karnelerin elle yazilmasi (oynamanin kolay oldugu) demek. (Belliydi ne mal olacagim o yasta.) - Televolesiz, Acun firardasiz, Kurtlar vadisiz... kisacasi ozel kanalsiz huzurlu televiyon keyfi demek. - Haberlerin gercekten haber oldugu bu yuzden de caninizin bayagi sikillmasi demek. - Abilerimiz Commodore oyanarken cise gitmesini siranin otomatikman bize gecmesini dilemek demek. - Gene abilerimiz telsilerden "brek brek arkadas ariyorum brek" derken mal mal bakip "Abi Hasan abi senin arkadasin degilmi?" diye sazan sazan sormak demek. - Gece yarisi kusagini, Fredinin kabuslari adli diziyi seyredip uyuyamamak, i ziyaretciler dizisinden midenizin bulanip 3 - 4 yil boyunca pikniklerde sadece salata yemek demek. - Ridvanli, Tanju colakli futbol demek. - Berlin duvarinin yikilmasina anlam veremediginiz, bir duvarin neden bukadar onemli oldugunu bilmediginiz, Daha sonra duvarlarinda kotu olabilecegini dusunup sirtinizi duvara donerek uyumaniz. Arada donup duvari kesmeniz demek. - Yollarin tam olarak asfalt olmamasi , boylece sik sik dusmeniz ve saginiz solunuzu yaraldiginiz bir ortam demek. (Ayrica o yara kabukalrinin büyükleriniz tarafindan yolunmasi demek.) - Kola kapaklariyla oynamak Kizlay soda kapagini 100 luk sayip, Coca Cola kapaklarini birlik sayarak o yasta bilmeden bazi kulturel degerlere daha fazla deger yuklemek. (2001 senesinde bir yerde denk gelip kizilay soda icmistim, kapagini atamadim. Hala evde duruyor) - Tuglayla cizilen tahta uzerinde dokuztas oynamak, Gorebildiginiz her duz beton zeminde sek sek kareleri gormek. - Kizlarla gizli gizli ip atlamak, arkadaslarinizi oynarken goruncede kizlarin icinde kizilcik bebek demek. - Mahalle kavramanin apartman onu ile sinirli olmasi, ve kizdiginiz arkadasiniza "yuru git kendi mahallene" diey bagirarak hemen bitisikteki (fiziki olarak bitisik) apartmana yollamak. - Televizyonlarin kumandasiz olmasi buyuzdende sizin kumanda olmaniz demek. - Atari salonlarinin revancta oldugu Street figterdan esinlenen coluk cocugun sokakda "Aduget" "Aryuket" diye bagirmasi demek. - Karasimsekli gunler demek. - Mahalledeki butun coluk cocukla piknige gitmek icin annelerden salca ekmek, haslanmis yumurta, peynir vs. koparmaya calismak demek. - Kontra bisikletlerin revancta oldugu bir donemde ailenizin alamadigi meyveleri arkadaslarinizdan tur karsiligi almak demek. - Yogurt yapilmak icin alinan sutten kaynadiktan sonra annenizin zorla bir bardak icirmesi demek. (anlamazdi kadin ya. Sogumuyor oyle 5dk. da.) - eglencenin genelde birden fazla arkadasinizla fiziki bir ortamda yapildigi, Amerikanin kokusmus kulturunun icimize bukadar sokulmadigi gunler demek. türkiye'de yaşamış son mutlu kuşak olduğunu hüzünle hissetmek demek.......

iktibas [029ur]

"ben öküzlendiğimde sinir gibi olurum. bir boğa gibi, görmüşü kırmız bir boğa gibi, bir yandan yılan boğalarını düşünüp diğer konuştan yanarım. habire yanarım, çok yanarım çok yanarım sürekli yanarım, küfürler rüfükler fürükler, öküzlendiğimde, yaza yazımam, istemek bağırım, istemek, içimden, sakince, sakinleşirken, aniden, önümün gözüne bir daha hiç önümün gözüne gelmeyecek şeyler gelir. git mez ler tatlım.."

hey dostum, derdin ne senin?

şimdi efendim, ikamet ettiğim yer beşiktaş, mesaimi doldurduğum yer ise üsküdar. bilenler anlayacaklardır vapur iskelesine gidebilmek için eskiden Yimpaş olan şu sıralar ise Yöre isimli marketler zincirinin bir halkası olan yapının önünden seğirtiyorum. geçen iki üç vatandaşın duvara dönmüş bir vaziyette bir şeylerle ilgilendiklerine şahit oldum. hiç umursamam bu tarz işleri ama meraklandım nedense. yanaştım, hemşerim bende bakayım biraz dedim. git bak yanda da var dediler. cidden bütün duvarı 30 cm arayla afişlerle donatmışlar, adına açık hava müzesi demişler. okudum öğrendim efendim. harun yahya denen abimiz, sağolsun pek çalışkan bi abidir kendileri yaz yaz bitmeyen kitaplarının yanısıra afiş olayına girmiş. halk ona meraklanmışta okurlarmış. düşünmeden edemediğim bir nokta ki geçenlerde bir gece oruç gazi ile de bu mevzu üzerine epeyi tartışmıştık: Allah'ın varlığı bilimsel olarak kanıtlanabilir mi? "Hey dostum! Gel sana Allah'ın varlığını bilimsel olarak kanıtlayalım." yani bu portakal, mandalina değil ki içindeki vitaminleri sayıp prospektusunu çıkarasın. peygamber şey gibi, kimdi adını hatırlayamadım evraka evraka diye bağırarak hamamdan pardon hira dağından çıkıp öyle mi anlatmaya başladı ki sen bak maymun değiliz o halde bizi yaratan olmalı felan diyosun. hatta gelişen bilim, bu efsanelerin hepsini yıktı ve gerçekte canlıların üstün bir yaratılışın ürünü olduklarını ortaya çıkardı diye devam ediyorsun. Madem, Allah tarafından yaratıldığımızı, "iki kere ikinin dört ettiğini" kanıtlar gibi kanıtlayacaksınız. Söyler misiniz: O zaman ne diye cennete ya da cehenneme gidiyoruz ki? Ve neden bu dünyaya "imtihan dünyası" diyoruz ki? eninde sonunda bilim bize Allah'ı göstermedikçe, hadi onu geç cenneti cehennemi gösteremedikçe inanda olur, inanmayanda. bırakın bu işleri ahmet hakan abimin güzel bir önerisi var bu konuda : İnanan, inancının mükáfatını göreceğini düşünerek kendini iyi hissetsin... İnanmayan da kendi rüyalarını görsün... bide diyorum ki okuması yazması olmayan Muhammet peygamber olacağına, astrolog, fizikçi felan biri olsaymış peygamber. bilimsel olarak daha kolay olurmuş halkların iman etmesi. misal genç osman :p nerde çoban, demirci felan varsa yani pozitif bilimden bi haber onu peygamber yapmış Yüce Rabbimiz, ne demek yani şimdi bu...

trajedi

biz hala neyden bahsediyoruz arkadaşlar... söylenecek bir şey yok, amerikaya felan söverek olmuyor bu işler. hayvana bunu yapan sana bana ne yapmaz.

Çarşamba, Mart 29

takas

şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, karşılığında ne isterler?

Pazartesi, Mart 27

100 temel eser, topluca :)

aşağıdaki listeye bir göz attımda çocukluğumuz boş geçmiş valla. bizim yeğenler ilkokuld aşimdi bu kitapları okuyorlar mesela. ben okusaydım mühendiz, doktor, artiz felan olurdum şimdi. ama şükür oxford vardı da biz mi okumadık desekte anamız bizi mağarada doğurmamış :) 100 kitaptan sen kalk 15 tanesini ancak okuyuver, yazık bizeeee

1. Dede Korkut Hikayeleri (İlköğretim İçin Uyarlama)

2. Mevlana’nın Mesnevisinden Seçme Hikayeler

(İlköğretim Çocukları İçin Seçme Hikayeler)

3. Karagöz ile Hacivat (İlköğretim İçin Seçme Hikayeler)

4. Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal)

5. Ömer’in Çocukluğu (Muallim Naci)

6. Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

7. Şermin (Tevfik Fikret)

8. Altın Işık (Ziya Gökalp)

9. Yalnız Efe (Ömer Seyrettin)

10. Çocuk Şiirleri (İbrahim Alaaddin Gövsa)

11. Hep O Şarkı (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

12. Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (Orhan Seyfi Orhon)

13. Uluç Reis(Halikarnas Balıkçısı-Cevat Şakir Kabaağaçlı)

14. Damla Damla (Ruşen Eşref Ünaydın)

15. Bağrıyanık Ömer (Mahmut Yesari)

16. Domaniç Dağlarının Yolcusu (Şukufe Nihai)

17. Evvel Zaman İçinde (Eflatun Cem Güney)

18. Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikayeler

(Mehmet Seyda)

19. Gururlu Peri (Mehmet Seyda)

20. Akın (Faruk Nafiz Çamlıbel)

21. Havaya Uçan At (Peyami Safa)

22. Benim Küçük Dostlarım (Halide Nusret Zorlutuna)

23. Sevdalı Bulut (Nazım Hikmet)

24. Kuklacı (Kemalettin Tuğcu)

25. Yer Altında Bir Şehir (Kemalettin Tuğcu)

26. Arif Nihat Asya’dan Seçme Şiirler (Arif Nihat Asya)

27. Sait Faik Abasıyanık’tan Seçme Hikayeler

28. Koçyiğit Köroğlu (Ahmet Kutsi Tecer)

29. Az Gittik Uz Gittik (Pertev Naili Boratav)

30. Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya)

31. Çocuklara Şiirler (Vehbi Cem Aşkun)

32. 87 Oğuz (Rakım Çalapala)

33. Yonca Kız (Kemal Bilbaşar)

34. Bitmeyen Gece (Mithat Enç)

35. Halime Kaptan (Rıfat Ilgaz)

36. Gümüş Kanat (Cahit Uçuk)

37. Vatan Toprağı (Mükerrem Kamil Su)

38. Barbaros Hayrettin Geliyor (Feridun Fazıl Tülbentçi)

39. Eşref Saati (Şevket Rado)

40. Nasreddin Hoca Hikayeleri (Orhan Veli)

41. İnci’nin Maceraları (Orhan Kemal)

42. Allı ile Fırfırı (Oğuz Tansel)

43. Tiryaki Sözleri (Cenap Şahabettin)

44. Keloğlan Masalları (Tahir Alangu)

45. Billur Köşk Masalları (Tahir Alangu)

46. Osmancık (Tarık Buğra)

47. Balım Kız Dalım Oğul (Ceyhun Atuf Kansu)

48. Falaka (Ahmet Rasim)

49. Bir Gemi Yelken Açtı (Ali Mümtaz Arolat)

50. Üç Minik Serçem (Necati Cumalı)

51. Memleket Şiirleri Antolojisi (Osman Atilla)

52. Ülkemin Efsaneleri (İbrahim Zeki Burdurlu)

53. Anılarda Öyküler (İbrahim Zeki Burdurlu)

54. Aldı Sözü Anadolu (Mehmet Önder)

55. Göl Çocukları (İbrahim Örs)

56. Miskinler Tekkesi (Reşat Nuri Güntekin)

57. Tanrı Misafiri (Reşat Nuri Güntekin)

58. Ötleğen Kuşu (Halil Karagöz)

59. Arılar Ordusu (Bekir Yıldız)

60. Yankılı Kayalar (Yılmaz Boyunağa)

61. Yürekdede ile Padişah (Cahit Zarifoğlu)

62. Serçe Kuş (Cahit Zarifoğlu)

63. Bir Küçük Osmancık Vardı (Hasan Nail Canat)

-HAZIRLATILACAK ESERLER-

64. Tekerlemeler

65. Türkçede Deyimler

66. Türk Atasözlerinden Seçmeler

67. Türk Bilmecelerinden Seçmeler

68. Türk Ninnilerinden Seçmeler

69. Türkülerden Seçmeler

70. Türk Manilerinden Seçmeler

-DÜNYA EDEBİYATI-

71. Küçük Prens (A. de Exupery)

72. Şeker PortakaIı (Jose Mauro de Vasconcelos)

73. 0liver Twist (Charles Dickens)

74. Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carrol)

75. Gülliver’in Gezileri (Swift)

76. Define Adası (Robert Louis Stevenson)

77. Robin Hood (Howard Pyle)

78. Tom Sawyer (Mark Twain)

79. Ezop Masalları

80. Andersen Masalları I-II

81. Üç Silahşörler (Alexander Dumas)

82. La Fontaine’den Seçmeler (La Fontaine)

83. Pinokyo (Carlo Collodi)

84. 80 Günde Devr-i Alem (Jules Verne)

85. İnci (John Steinbeck)

86. Beyaz Yele (Rene Guillot)

87. Peter Pan (James Matthew Barrie)

88. Uçan Sınıf (Erich Kastner)

89. Yağmur Yağdıran Kedi (Marcel Ayme)

90. Ölümsüz Aile (Natalie Babbitt)

91. Yaşlı Adam ve Deniz (Ernest Hemingway)

92. Mutlu Prens (Oscar Wilde)

93. Şamatalı Köy (Astrid Lindgren)

94. Momo (Michael Ende)

95. Heidi (Johanna Styri)

96. İnsan Ne ile Yaşar (Leo Tolstoy)

97. Sol Ayağım (Christy Brown)

98. Hikayeler (Anton Çehov)

99. Değirmenimden Mektuplar (Alfonse Daudet)

100. Pollyanna (Elaanor Porter)

zoka

ahmet haşim, mektepte, çocukluk hatıralarını anlatırken evinin pencerelerinden gördüğü küçük kız çocuklarına aşık olur ve bütün zamanlarını aşk ile yaşadığını söylermiş. mektepten çıkınca izmirde bulunduğu zamanlarda onun zayıf noktasını bilerek, güya bir hatun tarafından yazılmış bir aşk mektubu arkadaşları tarafından kaleme alınarak haşim'e verilmiş, heyecanlanarak zarfı açıp okuyan haşim, bunu hayatının en önemli olayı olduğunu kabul etmiş ve fakat bunun bir aldatmaca olduğunu öğrenince de bu arkadaşlarıyla görüşmeyi kesmiş felan. ya koca şair nasıl yuttun bu zokayı diyipte rahmetliyi üzmeyelim sakın arkadaşlar. bugün genç bir şair-genç dediysem benden yaşlı elbette- demişti ki " şiir güzeldir, şairleri hariç" :) 1908'de haşim evlenmek ve bir çocuk sahibi olmak arzu ve hulyası ile yazdığı bir şiirini Göl Saatlerine ithal etmişti. Sevimli ev... bugün altında aşkı bekliyorum, o pembe tıfl-ı melek-çehre nerdedir? diyorum...

Pazar, Mart 26

hikmet...

dün rasim özdenören'in 50. yazı yılı felan gibi bir etkinlik vardı BSF'de. mekan küçük katılım çok. Mostar Dergisi düzenliyor. genel yayın yönetmenliğine sevgili abim ali ayçil geldikten sonra daha bir ilgimi çekiyor bu dergi. mevzu mostar değil, yapılan iş aslında. dediğim gibi küçük salon, etrafta benim hiç tanımadığım halde hiç sevmediğim insanlar felan. sinevizyon gösterisi yapılacak fakat TRT'den gelmemişte bilmem nede olmuyor sinevizyon. salon seyirciye yetmiyor. ben çok hastası olmadığım için rasim amcanın bakıyorum yer yok, ufak ufak voltalanıyorum. gülüyorum ama çıkarken, adam bu kadar sevilen birisi madem neden bu salon. daha büyük yerde daha iyi imkanlarla bu işi yapmaya gücünüz yetmiyor mu? hoş mostar dergisi bunu düşünmese kim düşünmeliydi? iz yayıncılık bu olayın neresinden tuttu felan filan... rasim amcam salonun hemen girişinde bir masada soluklanırken etrafında bir hayran çemberi. selamlaşmalar öpüşmeler. arada bir iki kişinin suratında gördüğüm hazır kıta asker kıvamında sadakat keyiflendiriyor beni. özel nedenler var, anlamazsınız :) ulan bu adamada mı yaltaklanmalar felan diye geçiriyorum içimden uzaklaşırken.

ertesi gün yani bugün yani pazar 18:45 de CRR'de Hilmi Yavuz için 70 yaş kutlaması nevinde bir program var. bunu da beykoz belediyesi düzenlemiş. belediyenin kültür müdür sevgili murat kirişçi abim daha bu proje aşamasındayken haberdar ettiği, üzerine konuştuğumuz, sorunlar çıktığından dolaylıda olsa araya girdiğim felan için ve kardeşiminde hocası olduğu için asıl gideyim diyorum. salona girdiğimde güzel bir kokteyl karşılıyor bizi. kalabalık bir seven/hayran kitlesi. hoşuma gidiyor açıkcası bir insanın başka bir insanı sevmesi. ben hilmi amcamıda okumuş değilim. programa gelmeden evvel can yayınlarından yolculuk şiirlerini alıyorum ki az buçuk bişiler bileyim hilmi amcam hakkında. program başamadan evvel hilmi amca bilcümle herkesi kucaklıyor. belli ki sevinmiş. belli ki uzak yoldan gelenler var ve buna daha çok sevinilmiş. CRR benim için mühim bir yerdir, gözümde çok büyüktür. böylesi bir salon istanbul'da çok yok, belki de hiç yok. organizsyon güzel, gelenler memnun. seyrederken diyorum ki içimden rasim amcam daha mı önemsiz hilmi amcamdan ki küçücük bir salona hapsedildi, yoksa bu iki yazı adamını sevenler arasında ciddi bir frekans farkı mı var? bazı insanlar sevmeyi sadece köpek gibi sadık olmak mı sanıyor acaba... bir hafta sonu böyle değişik duygularla maçkadan akaretlere yürüyerek son buldu. buraya bu konu ile ilgili yazmak istediklerimi ama yazamadıklarımı, bilerek yazmadıklarımı hatta mırıldanarak son buldu. yer yer küfrederek, yer yer basit insanlar olduklarını düşünerek... rasim amca seni de hilmi amcamıda sırf yazdığınız için seviyorum, ne yazdığınızı bilmiyorum ama...

Cuma, Mart 24

şehrin boş sokakları ıslanır göz yaşıyla...

prometheus'da bir istanbul aşkı var, uzaktan uzağa ölzem duymalar felan. anlam veremezdim ben bu istanbul'u sevenlerin fanatikliğini.ilk fırsatta burdan kaçar adım uzaklaşan biri için normal tabi bu, ama işte onları anlmıyordum. geçenlerde kızlar yurdu dizisinin ilk bölümünü izlerken büyük şehre ilk defa gelen bir kız taksiyle kızkulesinin önünden geçerken bir laf etti, tam kitaplık. istanbul'da yaşayan bilmez buraya ilk defa gelmek nasıl bir duygudur. hep kartpostallarda gördüğünüz şehrin içinden geçmek derken cebinden bir kız kulesi kartpostalı çıkarıp taksinin camından gözüken kız kulesinin hakikisinin yanına tuttu. işte bu andır ki iman ettim istanbul'lu olmayanların yada daha genel olarak şehirden olmayanların hayallerinde şehire vardıklarında hissettikleri duyguyu. çok mu duygusalım nedir. hem kızlar yurdu felan, kurtlar vadisi izleyicisi olarak bana yakışmadı gibi geldi, neyse hayrolsun :)

de hadi işine yürü

Artık hayatımdan çıksan diyorum.Bu ikili delilik sona erse.İkimiz için de en hayırlısını diliyorum. Hiç olmamış gibi davranabilmeyi, bu yok ediciliği anlayabilmeyi, bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum. Lütfen görmeyeyim seni, bir yerlerde karşıma çıkma. Konuşmayalım, bakışmayalım... Ne olursun Daha fazla tükenmeye takatim yok ne güzel bir şarkı sözü.. dinle dine sonra dön bi daha dinle. bi adama sittir git demenin en şairane öğreneği. sıkıldım ulan, yeter otlakçılığından burama geldi kendine paket al artık felan diyemenler için best efemden bilmem nerden çalınacak bir şarkıdır. hele ki sezen abla öyle bi lütfen diyor ki, gebertirirm lan kendimi bi daha onun yanına gidersem, karşısına çıkarsam diye hissediyor insan. ben hissediyorum, insanım çünkü ben. bide bugün çankırılılar vakfından bi davetiye geldi, üzerinde "kız anasından sofra düzmeyi, oğlan babasından öğrenir sohbet gezmeyi." diyor. çankırıda demek edepsiz babanın edepsiz oğlu oluyormuş. edepsiz dedikse almanyada türken raus diyen gavurlara el hareketi çekmekten bahsetmiyorum. mesela adamda vardır bir alışkanlık, kanka bi sigaran var mı muhabbetine girer selamın hemen ardından. yada abi çay ısmarlada içek felan. bunlar götü şeyler. büyük kız gavura kaçsa mesela ibrahim çavuş ne kadar üzülür ben de o kadar üzülüyorum, hadi ulan yeter senden çektiğim dediğimde gitmeyenlere rastladığımda. bide çöpçü gül kokacak değil ya, onlarla uğraştıkça bizde de acayip bir yere tükürme olayı baş gösterdi. neyse güzel şarkı bu, dinleyin dinletin :)

Bir Bayram Hazırlığı [Köşe Yazısı]

Önümüzdeki bir kaç hafta, milletçe bir kahramanlık destanını, milli bir hareketini törenlerle yad edeceğimiz günler olacak. O günlerde yaşananlar sahnelenecek, piyeslerle o günlere dönülecek. Tiyatro ve operaya son derece meraklı Abdulmecid’in torunları olarak bizler, bu mizansenleri gözyaşlarımızı okşanan gururumuza katık edip izleyecek sonra da kahramanlık türküleri mırıldanarak eve döneceğiz.

Yıllardır İstiklal Savaşı’nı yalnızca vatana girmeye çalışan bir düşmana karşı verilen bir mücadele olarak gördük. Denize dökülenlerle övünürken vatan ne haldeydi diye düşünmedik. Aslında içerideki sorunlara karşı verdiğimiz mücadele düşmana karşı verilen mücadelen daha güç değildi. Bizi bir arada tutan şirazeden sıyrılmış grupları, bir sürü aykırı fikri kişisel menfaat ve ihtiraslarına karıştırırak memleket adına hareket ettiklerini iddia edenleri aynı amaç ve bu amaca giden tek bir yol etrafında bir araya getirmek gerekliydi ve zor da olsa bu mücadelenin başarıldığı söylenebilir.

İstiklal Savaşı bir savaş olarak diğer savaşlara benziyordu. Fakat bir noktada farklıydı: her halükarda kazanılması gereken bir savaştı. Bu oyun, vatanını, yuvasını, ailesini,ocağını koruma iç güdüsüyle canını hiçe sayanların bir uçurum kenarında “ya ölüm ya kurtuluş” diyerek oynadıkları bir oyundu. Bir insan ailesi, ocağı, yuvası için savaştı mı gözü dünyayı görmez, baş edilemez olur. Düşmanın, “85 bin kişi ile 10 günde alırım” hesabı ile geldiği bu yerden 200 gün sonra boynu bükük dönmesinin sebebi işte tam da budur.

Coğrafya bir kaderdir; seçilemez ve sahip olunamaz,sahibi ancak o an üstünde yaşayan tekil kişilerdir. Yaşanan coğrafyanın gereklerini,getirdiklerini kabul ederek, ona ayak uydurarak ortak yaşadığınız topraklarda birbirinizle iyi kötü anlaşabilirsiniz. Fakat bu şartları büstünün unutanlar için perişanlık ve kaos kaçınılmazdır. Şu satırlarları yazarken ne kadar yer ismi ve insan adı aklıma geliyor. Tarih kitaplarını birazcık karıştırın karşınıza çıkacak mutlaka Plevne, Sarejova, Rusçuk, Flibe, Silistire illerinden biri, endamlı kahramanlar çıkacaktır. Hiç bir tepe yoktur ki Türk tarihinde özel bir anın şerefini kazanmış olmasın. Evet, tarihimizde dedelerini tanıdığımız fakat bugün sadece “komşu”muz olan insanlarla karşılırız. Kimileri ile birlikte kurşun atıp kimileri ile de hala süren meselerimiz vardır. Her şeyden önemlisi paylaştığımız şeyler vardır.

Türk kalmayı, Türk olarak yaşamayı ve Türk olarak mutlu olmayı birer ülkü sayanların arkasından bakalım neler söyleyeceğiz. Gerçekci, kendini ve etrafını görmesini bilen, en korkunç gerçekler karşısında bile mücadelede etmekte tereddüt etmeyen bir milletten bahsediyorum. Millet ile kitle arasında büyük farklar vardır. Millet hayatın dengesidir. Kitle ise dengesizlikten doğar. Millet adamı bu dengenin dehasını kendinde duyandır. Kitle adamı gücünü gruplardan alır ve onun sayesinde hükmeder. Birisi yapıcıdır, diğeri yapsa bile yine kendi eliyle yıkar. Her yeni işe biraz evvel bırakmış gibi tecrübeyle giren onbaşı Mehmet millet adamıydı, 15 yaşındaki genç asker Süleyman ve ittihat zabiti Hasan Ethem’de.

Bir vatanı olmak, hür ve bağımsız yaşamak, tarihe sahip yaşamak bir takım gereklilikleri yerine getirmekle mümkün olan bir nimettir. Bazen bu gerekler tahammülün üzerinde yer alabilir. Fakat medeniyet bir bütündür. Kurumlarıyla ve kıymet hükümleriyle oluşur. Onları gereksiz bulmaz, şüphe de etmez.

Kim olursak olalım, nasıl yetişirsek yetişelim, hayat tecrübemizin içeriği ve genişliği ne olursa olsun, nasıl ve ne tür savaşlardan çıkarsak çıkalım ağzımız hala okuduğumuz avrupa kitaplarıyla konuşmakta, ellerimiz öyle amel etmektedir. Tıpkı bizden evveldekiler gibi...

Bu YAKA Gazetesi Sayı : 5

Perşembe, Mart 23

sitenizin karnesi

hep merak edilir böyle şeyler. nasıl şeyler, sitem nasıl güzel mi, kimler link vermiş, ziyaretçilerim felan nasıl insanlar, aralarında güzel kızlar yakışıklı oğlanlar felan var mı, taşınsak mesela işe yararlarmı, abi iki çekyatta bana yükle abi derler mi, yoksa boş beleş bi kalabalık mı vs vs vs.. bunlarla çok alakalı olmasada şöle ortalığın kabaca tozunu alır şekilde bir karne verme olayına girmiş silktide.com tek yapmanız gereken web adresinizi yazıp müfettişlerin kısa bir süre sitenizi kolaçan etmesini beklemek. benim için durum hiç iç açıcı değil, çok çalışmam lazım çook :p (kaynak: kedi tasması üzerinden bildirgeç)

iktibas [bir genç kızın "güldüğü"]

bir gün bir minibüsüm olursa içini björk ün fotolarıyla donatıcam. dışı da mor olacak. ve bas bas hakan kurşun çalacağım. bakacağım. magandalar ve tikiler yoğunluktaysa onlara gıcıklık olsun diye her sokağın başında yolcu bekliyorum ayağına yarım saat duracağım. sonra yolda gördüğüm arkadaşlarımla 10 ar dakika muhabbet edeceğim. naber ya nasıl gidiyo stüdyo çalışmaları filan diye asi genç ayağı yapacağım. bana hep tersini özellikle yapıyolarmış gibi gelir de. minibüsçülerin hepsi salak değil ama. güzel şarkılar çalıyolar. ibrahim tatlıses çalıyolar mesela. hele geçen sene sabahın köründe dershaneye giderken ben ibo çalarlardı kendimden geçerdim. kötü günlerin güzel anlarıydı. bi de bazen çok hızlı kullanıyolar onu da seviyorum. bi de bizim yurda giderken bi alt geçitten geçiyoruz. çok fena rampası var. işte orda taksi hız yaptı mıydı vuuuuv tam bir gondol hissi yaşıyıveriyosun. seviniyosun. için bir hoş olayazıyor. öptüm! bir genç kızın "güldüğü"

derin nefret [hikaye]

ismet'in annesi ve babası onu ne kadar sevdiklerini anlattılar deniz'e. okuluna dönmesi için ısrar ettiler. o susarak dinledikçe cesaret aldılar. ama ben deniz'im diye direnip günlüğünü çıkarmasına anlam veremediler. bir bir sayfaları çevirirken bir şey aradığını anladıklarında yavaş yavaş umutsuzluğa kapıldılar. oradaki düzenini sürdürmesi konusunda ısrar edeceğini sandıklarından kendileriyle beraber antalta'ya gelmesini istediler. deniz sayfaya tarih attı, önce üzerinden 8 yıl geçen notu okudu: "ismet'in üç arkadaşı vardı, gözümün önünden gitmez; biri kısa biri uzun diğeri şişman. küfürlü konuşurlardı..." altına devam etti: "yapma, seni seviyorum kutsaldır ve olmazdır, benden başkasıyla yapma öpeyim ayaklarının altını deseydin... daha henüz o ayaklar körpeyken, demedin... ama bil ki her birini ince taktikler atlatarak sana el değmemiş olarak, tabii bu asıl sana olan sevgimden değil yalan söylemem, kendime güvenme duygumu yitirmemek asıl, çünkü bir kez başladın mı artık sonu yokve o adamca eskitebilirsin, oysa gidince kalınır, elbette ellerimi, dudaklarımı ve adam kötü niyetliyse ayaklarımı öptürdüğümü saymıyorum.." ismet'in annesi ve babası onu ne kadar sevdiklerini anlattılar. sevgilerini sundular. şefkat gösterdiler. okuluna dönmesi için ısrar ettiler. sonuç alamayacaklarını anladıklarında tehdit ettiler. ama yolundan çeviremediler. -hayatımdan çıkın dedi kısaca. ismet'in annesi bir yandan kızının bluzunu çekiştiriyor diğer yandan ağlayarak yalvarıyordu. deniz duygusuz gözlerle yapma kızım diye kendini parçalayan kadının yüzüne baktı. - hayatımdan, çıkın ! bu kuvvetli hitap karşısında eğildiler ama köpekleşmediler. sadıktılar ama uysal değillerdi. ismet'in annesinin ve babasının kendisini zorla alıp antalya'ya götürebileceklerini düşündü deniz. sıkıntı duydu. bütün ısrarların boşuna olduğunu biliyordu iki tarafta. donuk gözlerle seyrediyordu olanları deniz. günlüğüne bir tarih daha düştü: "ismet'in üç arkadaşı vardı, gözümün önünden gitmez; biri kısa biri uzun diğeri şişman. küfürlü konuşurlardı. aynı kızı severlerdi. adı deniz'di. deniz oysa başka birini aramıştı, bulmuştu da. adam gençti, deniz gençti. yaz akşamları deniz'i alır sinemaya götürürdü..." devam etti deniz: "ama ben sana bir genç kız olarak genç kızdan da daha beyaz olarak dönmüşümdür, duygulu ve ince burnumu üfleyerek öpen sana, çünkü sen değersin ve yetersin sevdin beni, hep hoş gördün, çocukluğuma verdin, bağışladın. senin kapanmalıyım ayaklarına, evet şimdi bu yatakta olmayan dizlerine kapanıyorum." ismet'in babası psikologa gidelim dedi. kararlı bir biçimde tekrar etti. sonra yine burda deniz olarak kal diye teklif etti. deniz donuk gözlerini adama çevirdi bu sefer. onların ayağa kalkmalarına fırsat bile vermeden hızla kapıyı açıp sokağa fırladı. kadın ve adam ne olduğunu anlayamadan deniz'in peşinden bakakaldılar. "ismet'in üç arkadaşı vardı, gözümün önünden gitmez; biri kısa biri uzun diğeri şişman. küfürlü konuşurlardı. aynı kızı severlerdi. adı deniz'di. deniz oysa başka birini aramıştı, bulmuştu da. adam gençti, deniz gençti. yaz akşamları deniz'i alır sinemaya götürürdü. dönerken deniz yalnız kalmak isterdi. elbisesini dizlerinin üzerine çeker, çıkarıp ayakkabılarını taşlara basa basa eve dönerdi. önce ismet yanaştı eve , sonra uzun, sonra kısa, sonra şişman."

Düm Teka Düm Tek

abi taksimdeyim bol gürültülü bir ortam. böyle bir sürü kız felan var. eğleniyoruz işte. ritm almış başını gitmiş. itikada aykırı bişi değil canım, bilakis naif bir ortamda seviyeli bir muhabbet içindeyiz. söyleştik işte, yazıcam okursunuz hem orda hem burda :)

Çarşamba, Mart 22

Seyir Defteri 1

çok geziyorum evet, 3 ayda bir istanbul dışına çıkmak gibi bir alışkanlığım var. mümkün olsa da Türkiye'nin tam ortasında doğmuş olsaydım. seyehat etmek belkide daha rahat olurdu. martın başında m.ihsan ile beraber çocukluk arkadaşımız emin'e misafir olduk. iyi bir planlama yapmadığımızdan, hadi gidelim lan diyerek bir gecede karar verdiğimemiz nedeniyle olmadı. ne olmadı. mesela sabah kaplıcaya gidecektik sonra hamam varmış orda, bir arkadaşa bakıp çıkcaz abi diyecektik, tellaklara aman abi şöle hafif hafif oğuştursana diyecektik olmadı. sabah kahvaltıyı inkayada yapıcaktık o da olmadı. hani olur ya bursaspor'un maçı olur en azından onu seyrederiz felan dedik o hafta bursa deplasmana gitmiş o bile olmadı. ne mi yaptık, kültür parka gidip herkesin sevgilisiyle oturduğu tenhalarda biz üç sap oturup batsın bu dünya dedik. hatta sarmaş dolaş sevgilileri görünce bizdeki bu zihniyetin (eşcinsel eğilimlerimiz de olmadığı için) AB'ye uygun olmadığını anladık. nitekim bursa "bir avrupa şehri"ydi. uykumuz geldi, banklara şölelemesine yayılıp uyusak dedik, bu fikir kimsenin hoşuna gitmedi. tophaneye çıkıp bursa'yı seyreyledik. şurası neresi, burdan sizin ev gözükür mü felan gibi saçma sorular sorduk çocuğa. sanki biz istanbul'un bütün taşını toprağını ezbere biliyormuşuz gibi, cevap alamadığımız soruların ardından küçümsedik, hakir gördük. saat kulesini restore edicez diye en üst bölümünü yıkan zihniyete epeyce küfrettik. çok bozduk ağzımızı, sonra hemen yakınındaki türbeye gidip af diledik, özürlerimizi beyan ettik. bursa güzel mekan, zafer plazadaki tatlıcı çok daha güzel bir mekan :) bilhassa geçen seferden tadı damağımda kalmışsa dondurmalı kestane şekerinin, daha bir anlamlı oluyor mevzudaki mekan. diğer arkadaşlara da önerdim onlarda yediler memnun kaldılar. zafer plazanın kapısında oturan kızları ve erkekleri görünce eskiden, eski dediysem tee ilkokuldan bişiler hatırladım. bir oyundu lakin adı hatrımda değil. erkekler ve kızlar karşılıklı sıraya geçiyor sonra birbirlerini birşeye davet ediyorlar. orda kim kimi seviyor anlaşılıyor. ama işte neye davet ettiklerini hatırlayamıyorum bir türlü. o oyunu bir kere oynadım, kimse beni seçmedi en sona kaldım, o halde jübilem olsun bu oyun, gençlerin önünü açayım dedim. benim yerime benden 3 ay küçük zafer oyuna dahil oldu, vasat oyunlar çıkarsa da benden başarılı olduğu kesin. neyse arap şükrü'de bir oturalım efendim bir bişiler içelim ağzım kurudu dediysemde itikatta yeri yok cevabına binaen sadece sokağın etrafındaki kokuları içime çekip şükredenlere katıldım. o kadar. başka bişi olmadı arap şükrüde :) istanbul'da kesseler beni gitmeyeceğim bir filme gittik. uyurum lan ben bu filmde dediysemde kendimi yalanladım epeyce güldüm. bunda yanımda oturan emin'in büyük payı var. o kıkırdadıkça bende neşelendim velhasıl uyku muyku kalmadı bende. daha bir gece evvel yani bursa'ya ilk geldiğimiz gece m.ihsan'ın balkondan 3 kat aşağıya düşürdüğü halde kırılmayan çay bardağının yerini dijital fotoğraf makinam ile tesbit etmeye çalışması ve makinanın zoomunu zorlaması aslında bizi yeterince güldürmüştü. o halde bu sinema gülmeleri can sıkıntısından olabilir miydi? sanmam eğlendik işte resmen. karnımız acıktığında gittiğimiz mekan gerçekten çok güzeldi. hesabı evsahibi olan ödeyeceği için rahat olmamıza rağmen vicdan azabı çekiyorduk. tam o sırada sağolsunlar menüyü yetiştirdiler. gördüğümüz manzara bizi şok etmekle beraber içimizdeki vicdan azabını söktü attı. öyle ki ara sıcaklardan bile seçim yaptık, içli köfte söyledik ortaya salata istedik, kola bitince yenisini istedik felan. fiyatları gayet uygun olan bu lokanta zafer plazanın biraz aşağısında solda kalıyor. bükçe bir yer. adı ziyafetti sanırım. ama tam hatırlamıyorum. garsonlardan da memnun kaldık. fotoğrafımızı bile çekebileceğini söyledi bir tanesi masadaki makinayı görünce. çok sevindik olley dedik. dönüş yaklaştığında otobüsteki yerimizi ayırtıp, gidiş saatine kadar bir handa tavla oynamayı teklif eden arkadaşımızı kırmadık. tavla oynarken vakit geldi hadi sesiyle içimizi bir hüzün kapladı. nisandan sonra tekrar buluşup beraberce balıkesir'e gitmek üzere sözleşip otobüse atladık. dönüş yolunda gelirkende aynı otobüste seyehat ettiğimiz gurbetçi diye tabir edien kızlar vardı. masumca gülümsediler bize, bizde iyi akşamlar çektik sadece. feribotta ikisini kendilerini tavlamaya çalışan bir erkekle güvertede gördüğümüzde ise hiç oralı olmadık. sigaramızı tüketip sıcacık koltuklarımıza ve deliksiz uykumuza döndük. biz çok mutluyduk efendim dönerken de ordayken de. bursa güzel bir şehir, emin çok iyi bir arkadaş. benim için hayatımda -5 yaşındaydık sanırım ve mahallede topraklarla oynuyorduk- hiç bir baskı altında kalmadan tanıdığım ilk kişi olmasından ötürü çok ayrı bir yeri vardır.

Perşembe, Mart 16

çarkın dişlilerinin dışından bakma hevesi

türkülerin ordu üstüme kalsa dediği zamanlardan bir zaman bu zaman. gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar kıvamında düşünlere dalıyorum. kim yapmış neden yapmış umurumda değil, yapılana takılıyorum. ulan bu da bana yapılır mıydı diyorum. yapılır tabi peygamber mi sandın kendini ipne diyorum, peygambere yapılanlar aklıma geldikçe katmerleniyorum sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutamazsın diyorum, diyorum işte... satış yapabileceğim insanlar tanıyorum. tanıdığım insanları satabilirim ve satmazsam daha iyi olur diye tasniflemekten hazzetmiyorum. neden neden ve neden sana olan kinim, neden? bu bana yapılır mıydı şerefsiz derken seni satabileceğim insanların içine almayışımın sebebini sorguluyorum ve inan hiç kolay olmuyor. hastalığından bile tedirgin olduklarım aklıma geldikçe yani ali'nin onbir oğlu sahrayı kerbelada attan düşünce nasıl tedirgin olduğumu hatırladıkça cümle kuşlar figanda sen, ya sen diye lanetler okumak istiyorum. hadi bir efe havası çalda çıkıp oynayalım, sen vurdukça sazın tellerine babam, ben dizlerimi kırayım mağrur bir bakış atayım istiyorum. sobalarında kuruda meşe yanıyor efeeem diye ben kükredikçe ve el çırparken dahi iffetini muhafaya çalışan güzel bir köylü kızına bakıp hayallere dalmaktan utanmalıyım mıyı düşünüyeyim, ne dersin? duvardaki çıplak kadın resmini anlatıcı soyunurcasına anlatırken ben gün olurda bir dost ararsan eğer ne olursa olsun hiç bir şey olmamış gibi seni arayacağımdan kuşku duymamana iman etsem kınar mısın beni? bir sosyal karikatür olmayı beceremediysem ulusal bir gazetede arka sayfa güzeli olmaya fit olduğum zamanlar olmadı mı sanki bugüne kadar. peki bu ahlak yosması halleri neden ve kime takınıyorum ki ben? sorular sorarak kendimi rahatlatmak, yapmam gereken işlerden, yarım bıraktığım yazılardan biraz daha fazla zaman çalarak kaytarmayı mı düşünüyorum? şimdi ne söylesem iki satır dediğim zamanlarda çok keyifliyken şimdi ne oluyorda beni özlüyormuşsun öyle diyorlar diye şarkılar dinledikçe utanıyorum? bana bu yaptığına rağmen, bu şerefsizliğe rağmen sapla samanı birbirine karıştırıyor muyum? evet karıştırıyorum, gelecek günler geçen günlerden güzeldir eninde sonuda* * nazım hikmet, ferhat ile şirin oyunundan.

Bir yaşmaklı kadın portresi [hikaye]

faruk sinirli bir hareketle bir düziye saçlarını dağıtıyor ve düzeltiyordu. bir sigara yaktı ve düşündü. hemen burdan ayrılmak ve ertesi gün İstanbul'a dönmek istiyordu. - buraya gelmeyi o kadar çok hayal etmişim ki, sırf bu sebeple bile biraz daha beklemeye mecburum. yoksa yarın otobüse atlar, gideridim. Nevzat sesini çıkarmazdı bunu duysa. yüzünde acı bir gülüş olmasa bile daha acı bir takallüs olurdu. faruk ayağa kalktı, nevzat'ın yüzüne baktı. - müsade etse diye geçirdi içinden, bu akşam bu kadarla kalsa, bu akşam ve her akşam! henüz uyumuş olan nevzat bu hislenişi duysa mutlaka fena bir mecraya sapar, faruk'u suçlardı. zamanla suratında belki bir tezyife benzer buruşukluklar oluşur yolunu kaybetmiş acemi seyyahlara benzerdi. faruk ağır ağır ayağa kalktı. mutfağa doğru ilerlemeye başladı. uzaklaşırken "bu akşam onun kusuruna bakılmaz" diye düşünüyordu. koridorda rastgele bir sağa bir sola yürüdü. ne aradığı şey mutfaktaydı ne de o odaya geri dönmek istiyordu. başka bir odaya girdi, en köşedeki tenha döşeğin üzerine çekildi. ... hava iyice kararmıştı ve hafif yağmur yağıyordu. faruk şapkasını ve paltosunu giydi. ağır ağır yürüdü. başında garip bir sersemlik vardı. kısa bir süre sigarasını ceplerinde ve çantasında bulamadı. oysa alnının, şakaklarının atındaki bir nokta, galiba idraki sarhoşluğu o kadar çok istiyordu ki. çünkü hiçbir şey anlamamıştı. epey yürüdükten sonra bu kadın için ancak şöyle bir hükme varabildi: "kendini kaybetmek üzereydi, fakat iyi toparladı." iyi, fakat yeniden davete ne gerek vardı. gene mi şiir dinlemek için, gene mi? hayır! bütün hal ve bu manzara daha başka ihtiraslar salıyordu. faruk meseleyi bir kelimeye sığdırmak istedi: "dengesiz" dedi. hem bu reddeye gelen bir kadında sabit bir ahlak olamazdı. omuzlarını kaldırdı, paltosunun içine iyice girdi: "roman kadını olmak istiyor, mesele çıkarmaya çalışıyor, serbest nede olsa kimseye karşı sorumlu değil, benimle oynuyor." dedi. her hadiseyi en basit şekliyle kabul eden pratik ve kaygısız adamlar gibi düşünmek istedi. - bak dostum, bu kadının film konusu olmaktan başka düşündüğü bir şey yok. kendi hayalleri içerisinde istediği gibi hayal edip istediği gibi oynuyor. o aldanmaya devam etsin, fakat ben kararımı verdim: meşgul olmaya değmez! takallüs: isim eski dil arapça / Büzüşme, kasılma. tezyif: isim eski dil arapça / Bir şeyi değersiz, adi, bayağı, aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme.

Çarşamba, Mart 15

İktibas [Frank Sinatra]

And now, the end is here And so I face the final curtain My friend, I'll say it clear I'll state my case, of which I'm certain I've lived a life that's full I traveled each and ev'ry highway And more, much more than this, I did it my way Regrets, I've had a few But then again, too few to mention I did what I had to do and saw it through without exemption I planned each charted course, each careful step along the byway And more, much more than this, I did it my way Yes, there were times, I'm sure you knew When I bit off more than I could chew But through it all, when there was doubt I ate it up and spit it out I faced it all and I stood tall and did it my way I've loved, I've laughed and cried I've had my fill, my share of losing And now, as tears subside, I find it all so amusing To think I did all that And may I say, not in a shy way, "Oh, no, oh, no, not me, I did it my way" For what is a man, what has he got? If not himself, then he has naught To say the things he truly feels and not the words of one who kneels The record shows I took the blows and did it my way! Yes, it was my way

Ve şimdi son yakında Ve işte son perdeyle karşı karşıyayım. Dostum,şunu açıkça söyleyebilirim;

Bir hayat yaşadım ki dopdolu Bütün tren yollarını gezdim Ve fazlası,bunda da fazlası… kendi yolum yaptım…

Pişmanlıklar, bir kaç tane vardı Ama tekrarlıyorum,bahsedilmeyecek kadar azlar Yapmak zorunda olduğumu yaptım Ve bağışıklık kazanmadığımdan gördüm bunu

Planladım haritalanmış her rotayı, Sapa yollar boyunca giden her dikkatli adımı. Fakat fazlası,bundan da fazlası, Kendi yolumla yaptım

Evet, eminim biliyorsun,öyle zamanlar oldu ki Çiğneyebileceğimden büyük lokmalar kopardım. Fakat şüphem yok ki bunlar sayesinde Onları yiyip bitirdim ve onları tükürüp attım. Tüm bunlarla yüzleştim ve ….

Ve kendi yolumla yaptım

Sevdim,güldüm ve ağladım Bana düşen miktarı aldım,bana düşen hisseyi kaybetmekten .. Ve şimdi,gözyaşlarının yatıştığı bu anda Tüm olanları oldukça hoş buluyorum.

Olanları düşünüce Söyleyebilirim ki – utanarak değil- “ah hayır,hayır ben değil, ben kendi yolumla yaptım”

İnsan nedir,neye sahiptir? Eğer sahip olduğu kendisi değilse hiçbir şeye sahip değildir. Birinin diz çöktüğü kelimeleri değil de Gerçekten hissettiklerini söylerse (insandır) Kayıt gösteriyor ki …. almışım

Ve kendi yolumla yaptım

Salı, Mart 14

İktibas [izmircadısı]

"İzmir hep bildiğin gibi. Kızlar hala cilveli, erkekler hala çapkın. Şu gri günde bile hiçbir şey bozamaz keyfimizi. Ama bu kent senin sesini çok özlemiş..." izmircadısı

Yatmadan önce [Yüz temel eser mi? Yüz fırça darbesi mi?]

Türk Edebiyatının bellibaşlı şair ve yazarlarının bir çok eseri gününmüzde yayımlanmıyor. Bunda yayıncılarımızın ihmali olduğu kadar mirasçıların müşkülpesentliği de etkili rol oynuyor. Muallim Naci, Ruşen Eşref, Asaf Halet, Ali Nihat Tarlan vs gibi pek çok yazarın eserlerinden mahrumuz. Tamamen Baudelaire'i taklit eden, onun gibi parkın içine heykelinin dikilmesini istenen, "bizim Baudelaire'imiz" denilen, mensur şiilerinden oluşan Siyah İnciler isimli kitabın yazarı kimdir ki? Biliyor muyuz? Ben yeni öğrendim ve çok uyuz oldum. Kardeşim basın şu kitapları okuyalım. Şeyh Galib'in sittin sene evvelinde yazdığı her bir şiiri / kitabı / kitapçığı bilirken neden neden neden. Üstüne üstlük ciddi bir çok yazarımız var, Leyla Erbil, Faruk Duman, Hakan Şenocak mesela. Yada M.E.B'in yüz temel eserine girdikten sonra bir çok kişinin tanıdığı Bahaeddin Özkişi nedir necidir? Elbette Orhan Pamuk'ta okumak lazım ama neden neden neden Kemal Tahir okumayan çocuklar Melissa P. okurken oha demiyeyim mi?. Hele şu çılgın türkler yok mu...

kimse

bir tek söz kalır dudaklarımın arasında -duyarsan korkarsın- birde masum gülüşün dişlerinin etrafında asılı -hatırlarsam rahatlarım,anlarsın- bir gidişin kalır,bir tedariksiz katıksız sancılarım ağır kokulu fuların bilmediğin yanlarım tek bir karede olsa ağlatan fotoğrafın. -kimse kalmamıştır çünkü, kimse gitmeyecekti oysa!

Güle Güle derken...

farkında değildim biraz daha fazla büyüdüğümüzün. heyt be yaşlanıyoruz felan geyiği yaparken hakikaten bazı şeyleri geride bıraktığının farkında olamıyorsun malesef. seviyrum derken sadece "seviyorum" demeye şartlanıyorsun ve sevdiğini anlamıyorsun da diyebilirim. bu örneğe Beşiktaş sevgimiz dahil değildir. güle güle dediğim insanlar çoğalıyor. gitgide yalnız olmaya başlıyorum. dün mezun olduğum liseye gittim, bir kaç hoca haricinde tanıdığım kimseler yok. cama tıklayıp onu gördüğüm halde selam vermediğim ve hayatım boyunca vermeyeceğim yazıcıoğlu'nun bana el sallaması onu tanıdığım anlamına gelmez, neyse.. gidenlerin arından klasikleşen söylemimiz nedir dersek şudur derim, yokluğunu şimdi anlıyoruz. ben başka bir şey daha anladım, yıllarca uğraşıp edindiğimiz çevremizden oluyoruz. doğru düzgün kaç insan benim hakkımızda iyi konuşur bilmiyorum. hal böyleyken halihazırda iyi konuşan birilerini kaybetmek daha da üzücü bir hal alıyor. ve sanırım bu daha başlangıç. sadece büyüklerimi kaybediyorum şimdi, yakında emsallerimi de kaybetmeye başlayacağım, buna alışmak gerek. Hakkı Devrim geçen gün bir tv programında (makina değil) "çocuklarımızın dede kültürü malesef yok" demişti. o zaman daha bir özledim hiç görmediğim dedemi, Muhammet daha fazla özleyecektir muhakkak artık yada feyza yada hande yada adem yada zeynep yada ali yada esra yada salih yada nesibe... biz dedelerinden babalarından çok fazla bir şey öğrenemeyen bir toplumuz. sadece seviyoruz onları, oturup dizlerinin dibine bir şey dinleyemiyoruz malesef. hayat eskisinden daha hızlı akıyor... çok genç biri olmama rağmen bilmediğim birsürü şeyi benden yaşça küçükler biliyor... furkan'ı hiç tanımasamda bu yüzden seviyorum. 14 yaşında benimle aynı şeyleri yapiyor neredeyse ve zamanla daha fazlasını yapacak. bizde furkan gibilerin dizlerinin dibine oturup yeni hikayeler dinleyeceğiz belki...

Pazar, Mart 12

Peyami üzerine küçük bir deneme

Peyami Safa, öteden beri fikirlerini kabul edenler tarafından seçkin bir romancı olarak taltif edilmiş, kabul etmeyenler tarafandan ise görmezden gelinerek inkara kalkışılmıştır. Bu reflekslerin yani seçkinliğin ve görmezden gelmenin temelleri, Peyami’nin romanlarıyla aslında çokta alakalı olmayan felsefi ve ideolojik yönünden kaynaklandığını söylememiz gerekir. Bizim bahsedeceğimiz yazarın roman sanatı ile ilgili olduğundan, incelememizi ideolojik yanlarını kendimize yakın buluyor olsak bile bu gözle değil, dikkatli bir okuyucu hassasiyetiyle kaleme aldığımızı bilmelisiniz. Günümüze kadar yapılmış bir çok inceleme okuma aşamasında gerekli hassasiyetin gösterilmemesinden kaynaklanan vahim hatalarla doludur. Örnek vermek icap ederse Türk Edebiyatı’nda (Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı (3), 1969, s. 421) , Mahşer romanının önde gelen kahramanı Ali’nin, Peyami Safa’nın sözcüsü olduğu söylenir ve teşhis doğrudur. Fakat Ali Şimşek romanında Müfid ve Pervin’in en yakın dostlarından biridir, Mahşer romanın kahramanları arasında değildir. Bu tarz örnekleri artırmak mümkünüdür. Mehmet Tekin’in dediği gibi “Unutmayalım ki, seviyesi ne olursa olsun, objektif tenkid ve incelemenin yolu, dikkatli okumaktan geçmektedir.” Bu akademik bir çalışma değil dikkatli bir okurun kitapların kenarlarına düştüğü notlardan mürekkep bir sunumdur.

Hayatı

Babası İsmail Safa'nın dört çocuğuyla birlikte çektirdiği bir

fotoğrafın altına ve üstüne kendi el yazısı ile düştüğü notlara göre Peyami 21 Mart 1315 (2 nisan 1899 pazar ) tarihinde İstanbulda Gedikpaşa Divani Mahallesi Bedesten Sokağındaki 12 numaralı evde doğmuş ve adı Tevfik Fikret tarafından konulmuştur. (Peyami Safa, Ölümünün Yıldönümünde Tevfik Fikret, Tercüman, 21 Ağustos 1959) On yaşına kadar burda yaşayacaklardır. Peyami'nin yazdığına göre gedikpaşadaki ev devrin aydınları tarafından abdulhamite karşı yürütlen savaşın karargahlarından biri hatta Paristeki İttihat ve Terakkinin İstanbul şubesi gibi kullanılmaktadır. Tevfik Fikret, Hüseyin Siret , Rıza Tevfik ve Abdullah Cevdet gibi devrin önde gelen simaları ile yapılan toplantılar ittihatın ilk toplantılarıdır. Bu toplantıların sonucunda baba İsmail Safa vatana ihanet suçundan Sivas’a sürgün edilecek ve orada ölecektir. Babasını erken yaşta kaybetmesinden dolayı mahkum oldukları sefil hayat düzenli bir öğrenim görmesine izin vermese bile baba dostu Dr. Abdullah Cevdet tarafından sünnet hediyesi olarak verilen Petit larousse ile 6 yaşında fransızca öğrenmeye başlar. Kendi kendisini yetiştirip 13 yaşında Posta Telgraf Nezaretinde çalışarak hayata atılır. Öğretmenlik yaptığı Rehber-i İttihad mektebinde daha 15 yaşındadır ve okula öğrenci olması bile kanunen mümkün olmayacak kadar küçüktür.(Peyami Safa, Hayaletler Arasında, Tercüman, 13 Ağustos 1959) Üç senelik öğretmenlik hayatından sonra vefatına dek Gazetecilik yapacak yani hayatını yazıları ile kazanacaktır. Önce Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" adlı hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. 1961 yılının 27 şubatında çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sırada kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra 15 Haziranda İstanbul Çiftehavuzlar'da bir dostunun evinde vefat ettiği sırada Son Havadis’in Baş Yazarıydı.. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Romanlarına ve Yazılarına Genel Bakış

Cumhuriyetin 10. Yıl etkinlikleri sırasında Mustafa Kemal’e bir gencin; “Paşam bunlar güzel sözler, ama gençliğe ideoloji lazım” demesi o dönem itibari ile fikir hayatımızdaki boşluğu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu boşluğu doldurmak için atılan bir çok adım yeni bir fikrin inşaasından daha çok Batı yada Rus medeniyetlerininin taklit edilmesini teklif ediyordu. Örneğin o dönemde bazı aydınlar Kadro dergisini çıkardılar. İşin anlaşılmaz tarafı ise Marksizm’i rehber edinmiş bu derginin elemanları devletin bünyesinde çalışıyorlar olmalıydı; bir başka söyleyişle maaşıyla karınlarını doyurdukları devletin kuyusunu kazıyorlardı. Bilerek veya bilmeyerek resmi makamların desteklediği bunlara karşı Ünlü bir Marksiste; “Peyami’yi ikna edebilseydik, Türkiye’yi komünist yapardık.” dedirtecek kadar devletin yanında olan Peyami doğulu kalarak batılı stnadartlarını yakalayabilmenin yollarını aradı. Batıyı ilmî ve fennî anlamda takip ediyor ve kendisini yetiştiriyordu. Sağlığında beş üniversitemiz bulunmasına rağmen ilim dünyamızda “Duyularımızın dışındaki idrak”ten sadece Peyami söz ediyordu. Üniversite öğretim üyelerimizin pek çoğu yumruklarını sıkarak “görmediğim şeye inanmam” diye bağırırlarken, O, Duke Üniversitesi’nin Parapsikoloji laboratuvarlarının direktörü Prof. Dr. J. B. Rhine’nin E.s.p. Olarak ifade ettiği “Duyularımızın dışındaki idrak”in zaman ve mekana bağlı olmayıp iş gören insan ruhunun öldükten sonra yaşadığına inandıracak neticeler elde ettiğini bir çok kitabında uzun uzadıya konu ediyordu.

Hepimiz kabul ederiz ki; Peyami Safa edebiyatımızın neredeyse her dalında kalem oynatmış bir yazar/mütefekkirdir. Fakat kuşkusuz asıl başarılı olduğu dal roman olmuştur. Romancı olarak doğmuştur sanki. Onbir yaşında "Piyano Muallimesi" adındaki hikayesi bilinen ilk hikaye denemesidir. (100 Ünlü Türk Eseri, 1974, s. 1116) Sonra Eski Dost ismiyle bir roman denemesi yazar. "Edebiyat dokuz yaşımda başlayan ihtiraslarımdan biridir; onüç yaşımda yazdığım 'Eski Dost' diye ayzdığım ilk çocukluk romanımın müsveddelerini hala saklıyorum." Çocukluk yıllarında yaşadıkları artık Peyami'nin roman serüveninde kullanacağı değişmez malzemeleri olacaktır. " iki yaşımda iken babam ve kardeşim Sivas'ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını , hem çocuğunu kaybeden bire kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran 'bir faica beklemek vehmi' ve yaklaşan her ayak sesinde tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir." (Cahit Sıtkı Tarancı, Peyami Safa: Hayatı ve Eserleri, 1940, s. 3) Babası ve amcaları şair olmalarına ve aynı yıllarda Aka Gündüz’ün çıkardağı Hak Yolu dergisinde şiirini yayımlatmasına rağmen şiirde ısrar etmeyerek 14 yaşında -Bu Kitabı Okumayın’nı saymazsak- ilk kitabı Bir Mekteplinin Hatıratı / Karanlıklar Kralı’nı bastıracaktır. Bu roman aynı zamanda daha sonra Server Bedi adıyla yayımlayacağı ünlü polisiye roman kahramanı Cingöz Recai’nin ilk eskizlerini barındırmaktadır. Bu Kitabı Okumayın Peyami’nin karnını doyuran ilk şeydir ve bundan dolayı çocuk denecek yaşta yeşeren “hayatını yazı ile kazanma” fikri ölene değin aklından bir an olsun çıkmamıştır.

Başsağlığı

Sevgili Kardeşim Muhammet'in dedesi Muhlis Amca bugün öğlen hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allahtan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Modernizm ve Picasso [Köşe Yazısı]

Paul Cézanne’ın kendine has üslubunun ilk örneklerini verdiği 1800’lü yılların sonları otoriterler tarafından genellikle 19. yy sanatının bitiş tarihi olarak kabul edilir. 18. yy’ın sonlarıyla başlayan ve belirtilen tarihte sona erdiği kabul edilen yaklaşık yüz yıllık dönem, Batı Sanatı tarihinde çok önemli bir yer tutar. Fransa ve Amerika’daki devrimler yeni yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmuş, Sanayi Devrimi yeni bir ekonomik düzen ve yeni sanat/sanatçı koruyucularını yaratmıştır. Bu dönemde belirli üsluplar yerine bir yığın akım ve karşı akımla karşılar, dalgalar halinde yayılan bu “izm”lerin hiçbir kronolojik ve ulusal, etnik sınır tanımadığını görürüz. Bu kargaşa ve çeşitlilik bir yandan geleneklere aşırı bağlı sanatçıları diğer yandan ise sürekli arayış içinde olan devrimci sanatçıları ortaya çıkarır. Bir başka deyişle, geçmişi yeniden canlandırma çabaları ile modern sanatın tohumlarının atılması aynı dönemde gerçekleşmiştir.

Modernliğin ideolojisi basit bir şekilde büyülü bir kelimeye dayanır, ilerleme. Biçimsel olarak genellikle, derinleşme, üslûpçuluk, içe dönme, teknik gösteriş, içsel olarak kendinden kuşku duymaya yönelik bir hareket ve geçmiş dönemlerin gerçekçiliğine karşı bir tepki şeklinde tarif edilebilir. “Hiçbir sanatçı gerçekliğe tahammül etmez,” sözünden dolayı çoğunlukla ilk modernistlerden birisi sayılan Friedrich Nietzsche, sanatın amacının kendi kendini gerçekleştirmek olması gerektiğini ve yaşamı bizzat sanatın ürettiğini iddia eder.

Önceki çağlarda sanatçı; izleyenin duyduğu fakat dillendiremediği, ama yinede izleyenin içinde barındırdığı hatta karşılaşınca kendisiyle “özdeşleştirdiği” bir söylemin, duruşun, hareketin üreticisiyken, mesela resimde Picasso ile birlikte günümüzde sanatçı, bizim anlam duvarımızın ötesinden sesini duyduğumuz ama bir türlü kendisine vakıf olamadığımız “ötekisi” haline geldi. Klasik çağlarda saygı duyduğumuz, yapılamayanı yapan fakat aynı zamanda bunu “anlaşılır” yapan bir sanatçı profili ile karşı karşıyken Kübizmle beraber artık sanatçı yapılamayanı yapıyor ve saygınlığından bir şey kaybetmiyor.

Evet Picasso Kübizm’in başlıca kurucusudur. Ama kuşkusuz sanat anlayışındaki bu değişim bir çırpıda başlamış bir şey değildir. Kübizm’in kurucu yapıtı kabul edilen “Avignonlu Kızlar” gücünü bütünüyle Cézanne’den alıyordu. Halbuki Cézanne modern ve kübist değil bilakis empresyonistti. Rönesans sanatlarının ve gösterdikleri gerçekliğin aslında bir takım aldatmaca olduğunu düşünen Picasso gibi empresyonist sanatçılar da akademik öğretiyi terk ederek doğaya açılmışlar ve algıladıkları görsel izlenimleri tuvallerine aktarmayı amaçlamışlardır. Doğada sürekli değişen renklerin ve şekillerin bir “an”ını yakalayıp resmetmek gerektiği inancını taşıyan empresyonistler ilk izlenimi kaçırmamak için detayları bırakıp nesnenin bütünüyle ilgilenmişlerdir. Resim artık zihnin işe karışmadığı salt duyumlarla dayanan bir işlem oluvermişti.İlk izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı eserinde kendi intibalarını anlatacağı için, meydana getirilen sanat eseri, onu meydana getirenin tam kişiliğini ortaya koyacaktır. Bu özellikleri dolayısıyla empresyonistler, kendilerini çevreleyen dış dünyaya karşı ilgisizdirler. Onların dile getirmek istedikleri, kendi iç dünyalarıdır.

İşte bu yıllarda zihni saf dışı bırakan ressamlar bir anda resim izleyicilerini de umursamaz olmaya başladılar. Renoir ile birlikte artık izleyici kendini sahnedeki bir olayı izliyormuş gibi değil de sanki olayın bir parçasıymış gibi hisseder. Sanatçının Le Moulin de La Gallette adlı tablosunda figürlerin kimisi masa başında toplanmış, kimisi içki içmekte, kimisi de dans etmektedir. Figürlerden hiç biri izleyicinin varlığından haberdar değildir.

Picasso 30’lu yaşlarda; ilk bakışta anlaşılmaz denilen, gerçeklikten ve bütünden kopuk gibi görünen eserler yaptı. Çünkü bir görüntünün gerçeğe yaklaştıkça illüzyon olduğunu düşünüyordu. Olağan hayatta bir cismi tek bir açıdan görmüyor; alttan, üstten, yandan parçaları birleştirerek zihnimizde tamamlıyoruz. Öyle olmasa televizyon izleyen bir kişiye ne gördüğü sorulunca kesik bedenler, ayak ve eller cevabını vermesi gerekecekti. Öyleyse gerçeği temsil de bunu sağlamalıydı. Foucault gözükenin okunanı ve de okunanın gözükeni kaptığını söyler. Bir nesnenin mümkünse her görüntüsünü tuvale yansıtmaya çalışan Picasso, farklı görüntülerin elde edilmesinin, farklı zamanlarda görülmesi demek olduğundan, noktasal zaman anlayışının da dışına çıkmıştı. Dolayısla okunması ve izlenmesi zor eserler, insanlığın yarım asır kullandığı Rönesans gerçekliğinin beline baltayı indirdi. Kısacası kübizm bir gerçeklik sorunuydu ve gerçeğin bilinç tarihindeki yerini sorguluyordu. Hal böyle olunca kendi sınırlarıyla yetinmeyerek daha bir çok akımı etkiledi ve 20. yy’ın bir anlamda düşünme yöntemi haline geldi.

Daha 1900’lü yılların başında kütlesel bedenler, devrimsi figürler çizerek klasik dünya ile hesaplaşan Picasso, ardından Cézanne, Manet gibi ressamları yeniden yorumlayarak yeniliğin kökünün mazide olduğunu anlatır gibiydi. Sorun ona saplanmadan yeniden yorumlamasını bilmektir.

Bu YAKA Gazetesi 15 Şubat 15 Mart Sayı : 4