« Home | sitenizin karnesi » | iktibas [bir genç kızın "güldüğü"] » | derin nefret [hikaye] » | Düm Teka Düm Tek » | Seyir Defteri 1 » | çarkın dişlilerinin dışından bakma hevesi » | Bir yaşmaklı kadın portresi [hikaye] » | İktibas [Frank Sinatra] » | İktibas [izmircadısı] » | Yatmadan önce [Yüz temel eser mi? Yüz fırça darb... »

Bir Bayram Hazırlığı [Köşe Yazısı]

Önümüzdeki bir kaç hafta, milletçe bir kahramanlık destanını, milli bir hareketini törenlerle yad edeceğimiz günler olacak. O günlerde yaşananlar sahnelenecek, piyeslerle o günlere dönülecek. Tiyatro ve operaya son derece meraklı Abdulmecid’in torunları olarak bizler, bu mizansenleri gözyaşlarımızı okşanan gururumuza katık edip izleyecek sonra da kahramanlık türküleri mırıldanarak eve döneceğiz.

Yıllardır İstiklal Savaşı’nı yalnızca vatana girmeye çalışan bir düşmana karşı verilen bir mücadele olarak gördük. Denize dökülenlerle övünürken vatan ne haldeydi diye düşünmedik. Aslında içerideki sorunlara karşı verdiğimiz mücadele düşmana karşı verilen mücadelen daha güç değildi. Bizi bir arada tutan şirazeden sıyrılmış grupları, bir sürü aykırı fikri kişisel menfaat ve ihtiraslarına karıştırırak memleket adına hareket ettiklerini iddia edenleri aynı amaç ve bu amaca giden tek bir yol etrafında bir araya getirmek gerekliydi ve zor da olsa bu mücadelenin başarıldığı söylenebilir.

İstiklal Savaşı bir savaş olarak diğer savaşlara benziyordu. Fakat bir noktada farklıydı: her halükarda kazanılması gereken bir savaştı. Bu oyun, vatanını, yuvasını, ailesini,ocağını koruma iç güdüsüyle canını hiçe sayanların bir uçurum kenarında “ya ölüm ya kurtuluş” diyerek oynadıkları bir oyundu. Bir insan ailesi, ocağı, yuvası için savaştı mı gözü dünyayı görmez, baş edilemez olur. Düşmanın, “85 bin kişi ile 10 günde alırım” hesabı ile geldiği bu yerden 200 gün sonra boynu bükük dönmesinin sebebi işte tam da budur.

Coğrafya bir kaderdir; seçilemez ve sahip olunamaz,sahibi ancak o an üstünde yaşayan tekil kişilerdir. Yaşanan coğrafyanın gereklerini,getirdiklerini kabul ederek, ona ayak uydurarak ortak yaşadığınız topraklarda birbirinizle iyi kötü anlaşabilirsiniz. Fakat bu şartları büstünün unutanlar için perişanlık ve kaos kaçınılmazdır. Şu satırlarları yazarken ne kadar yer ismi ve insan adı aklıma geliyor. Tarih kitaplarını birazcık karıştırın karşınıza çıkacak mutlaka Plevne, Sarejova, Rusçuk, Flibe, Silistire illerinden biri, endamlı kahramanlar çıkacaktır. Hiç bir tepe yoktur ki Türk tarihinde özel bir anın şerefini kazanmış olmasın. Evet, tarihimizde dedelerini tanıdığımız fakat bugün sadece “komşu”muz olan insanlarla karşılırız. Kimileri ile birlikte kurşun atıp kimileri ile de hala süren meselerimiz vardır. Her şeyden önemlisi paylaştığımız şeyler vardır.

Türk kalmayı, Türk olarak yaşamayı ve Türk olarak mutlu olmayı birer ülkü sayanların arkasından bakalım neler söyleyeceğiz. Gerçekci, kendini ve etrafını görmesini bilen, en korkunç gerçekler karşısında bile mücadelede etmekte tereddüt etmeyen bir milletten bahsediyorum. Millet ile kitle arasında büyük farklar vardır. Millet hayatın dengesidir. Kitle ise dengesizlikten doğar. Millet adamı bu dengenin dehasını kendinde duyandır. Kitle adamı gücünü gruplardan alır ve onun sayesinde hükmeder. Birisi yapıcıdır, diğeri yapsa bile yine kendi eliyle yıkar. Her yeni işe biraz evvel bırakmış gibi tecrübeyle giren onbaşı Mehmet millet adamıydı, 15 yaşındaki genç asker Süleyman ve ittihat zabiti Hasan Ethem’de.

Bir vatanı olmak, hür ve bağımsız yaşamak, tarihe sahip yaşamak bir takım gereklilikleri yerine getirmekle mümkün olan bir nimettir. Bazen bu gerekler tahammülün üzerinde yer alabilir. Fakat medeniyet bir bütündür. Kurumlarıyla ve kıymet hükümleriyle oluşur. Onları gereksiz bulmaz, şüphe de etmez.

Kim olursak olalım, nasıl yetişirsek yetişelim, hayat tecrübemizin içeriği ve genişliği ne olursa olsun, nasıl ve ne tür savaşlardan çıkarsak çıkalım ağzımız hala okuduğumuz avrupa kitaplarıyla konuşmakta, ellerimiz öyle amel etmektedir. Tıpkı bizden evveldekiler gibi...

Bu YAKA Gazetesi Sayı : 5