« Home | Nasıl Bir Yerellik » | Düşünüyorum gözlerim kapalı.. » | kasıntı » | Ezra'nın Duası » | nereden nereye kaçış. orhan veli'den ibrahim sadr... »

Modernizm ve Picasso [Köşe Yazısı]

Paul Cézanne’ın kendine has üslubunun ilk örneklerini verdiği 1800’lü yılların sonları otoriterler tarafından genellikle 19. yy sanatının bitiş tarihi olarak kabul edilir. 18. yy’ın sonlarıyla başlayan ve belirtilen tarihte sona erdiği kabul edilen yaklaşık yüz yıllık dönem, Batı Sanatı tarihinde çok önemli bir yer tutar. Fransa ve Amerika’daki devrimler yeni yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmuş, Sanayi Devrimi yeni bir ekonomik düzen ve yeni sanat/sanatçı koruyucularını yaratmıştır. Bu dönemde belirli üsluplar yerine bir yığın akım ve karşı akımla karşılar, dalgalar halinde yayılan bu “izm”lerin hiçbir kronolojik ve ulusal, etnik sınır tanımadığını görürüz. Bu kargaşa ve çeşitlilik bir yandan geleneklere aşırı bağlı sanatçıları diğer yandan ise sürekli arayış içinde olan devrimci sanatçıları ortaya çıkarır. Bir başka deyişle, geçmişi yeniden canlandırma çabaları ile modern sanatın tohumlarının atılması aynı dönemde gerçekleşmiştir.

Modernliğin ideolojisi basit bir şekilde büyülü bir kelimeye dayanır, ilerleme. Biçimsel olarak genellikle, derinleşme, üslûpçuluk, içe dönme, teknik gösteriş, içsel olarak kendinden kuşku duymaya yönelik bir hareket ve geçmiş dönemlerin gerçekçiliğine karşı bir tepki şeklinde tarif edilebilir. “Hiçbir sanatçı gerçekliğe tahammül etmez,” sözünden dolayı çoğunlukla ilk modernistlerden birisi sayılan Friedrich Nietzsche, sanatın amacının kendi kendini gerçekleştirmek olması gerektiğini ve yaşamı bizzat sanatın ürettiğini iddia eder.

Önceki çağlarda sanatçı; izleyenin duyduğu fakat dillendiremediği, ama yinede izleyenin içinde barındırdığı hatta karşılaşınca kendisiyle “özdeşleştirdiği” bir söylemin, duruşun, hareketin üreticisiyken, mesela resimde Picasso ile birlikte günümüzde sanatçı, bizim anlam duvarımızın ötesinden sesini duyduğumuz ama bir türlü kendisine vakıf olamadığımız “ötekisi” haline geldi. Klasik çağlarda saygı duyduğumuz, yapılamayanı yapan fakat aynı zamanda bunu “anlaşılır” yapan bir sanatçı profili ile karşı karşıyken Kübizmle beraber artık sanatçı yapılamayanı yapıyor ve saygınlığından bir şey kaybetmiyor.

Evet Picasso Kübizm’in başlıca kurucusudur. Ama kuşkusuz sanat anlayışındaki bu değişim bir çırpıda başlamış bir şey değildir. Kübizm’in kurucu yapıtı kabul edilen “Avignonlu Kızlar” gücünü bütünüyle Cézanne’den alıyordu. Halbuki Cézanne modern ve kübist değil bilakis empresyonistti. Rönesans sanatlarının ve gösterdikleri gerçekliğin aslında bir takım aldatmaca olduğunu düşünen Picasso gibi empresyonist sanatçılar da akademik öğretiyi terk ederek doğaya açılmışlar ve algıladıkları görsel izlenimleri tuvallerine aktarmayı amaçlamışlardır. Doğada sürekli değişen renklerin ve şekillerin bir “an”ını yakalayıp resmetmek gerektiği inancını taşıyan empresyonistler ilk izlenimi kaçırmamak için detayları bırakıp nesnenin bütünüyle ilgilenmişlerdir. Resim artık zihnin işe karışmadığı salt duyumlarla dayanan bir işlem oluvermişti.İlk izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı eserinde kendi intibalarını anlatacağı için, meydana getirilen sanat eseri, onu meydana getirenin tam kişiliğini ortaya koyacaktır. Bu özellikleri dolayısıyla empresyonistler, kendilerini çevreleyen dış dünyaya karşı ilgisizdirler. Onların dile getirmek istedikleri, kendi iç dünyalarıdır.

İşte bu yıllarda zihni saf dışı bırakan ressamlar bir anda resim izleyicilerini de umursamaz olmaya başladılar. Renoir ile birlikte artık izleyici kendini sahnedeki bir olayı izliyormuş gibi değil de sanki olayın bir parçasıymış gibi hisseder. Sanatçının Le Moulin de La Gallette adlı tablosunda figürlerin kimisi masa başında toplanmış, kimisi içki içmekte, kimisi de dans etmektedir. Figürlerden hiç biri izleyicinin varlığından haberdar değildir.

Picasso 30’lu yaşlarda; ilk bakışta anlaşılmaz denilen, gerçeklikten ve bütünden kopuk gibi görünen eserler yaptı. Çünkü bir görüntünün gerçeğe yaklaştıkça illüzyon olduğunu düşünüyordu. Olağan hayatta bir cismi tek bir açıdan görmüyor; alttan, üstten, yandan parçaları birleştirerek zihnimizde tamamlıyoruz. Öyle olmasa televizyon izleyen bir kişiye ne gördüğü sorulunca kesik bedenler, ayak ve eller cevabını vermesi gerekecekti. Öyleyse gerçeği temsil de bunu sağlamalıydı. Foucault gözükenin okunanı ve de okunanın gözükeni kaptığını söyler. Bir nesnenin mümkünse her görüntüsünü tuvale yansıtmaya çalışan Picasso, farklı görüntülerin elde edilmesinin, farklı zamanlarda görülmesi demek olduğundan, noktasal zaman anlayışının da dışına çıkmıştı. Dolayısla okunması ve izlenmesi zor eserler, insanlığın yarım asır kullandığı Rönesans gerçekliğinin beline baltayı indirdi. Kısacası kübizm bir gerçeklik sorunuydu ve gerçeğin bilinç tarihindeki yerini sorguluyordu. Hal böyle olunca kendi sınırlarıyla yetinmeyerek daha bir çok akımı etkiledi ve 20. yy’ın bir anlamda düşünme yöntemi haline geldi.

Daha 1900’lü yılların başında kütlesel bedenler, devrimsi figürler çizerek klasik dünya ile hesaplaşan Picasso, ardından Cézanne, Manet gibi ressamları yeniden yorumlayarak yeniliğin kökünün mazide olduğunu anlatır gibiydi. Sorun ona saplanmadan yeniden yorumlamasını bilmektir.

Bu YAKA Gazetesi 15 Şubat 15 Mart Sayı : 4