« Home | Düşünüyorum gözlerim kapalı.. » | kasıntı » | Ezra'nın Duası » | nereden nereye kaçış. orhan veli'den ibrahim sadr... »

Nasıl Bir Yerellik

Diyalektik insanı tanımlamaya çalışmıştır; ve "insan bir tezatlar mecmuasıdır", " insan bir ahenktir" ve benzeri bir sürü "iki ayaklı", "tüylü hayvan" tarifinden, güncel "siyasi, mantıki ve beşeri dediğimiz günlük meşgaleler ile kendini yoran varlık"a kadar bir sürü tarif üretmiştir. Pascal'ın insan hakkındaki " düşünen saz" tarifi şiirsel bir anlam içerdiğinden bize en uygun tanımlardandır… Anlamlıdır, çünkü bu toprağın insanları kırılgan, epeyce hisli, biraz naif ve maziyle yaşama hastalığının kucağından kalkamayacak kadar muhafazakardır.

Mazimiz övünülecek düşünce akımlarıyla doludur. Bu söylem doğrudur; ancak istikbale yönelik, kitleleri harekete geçirecek bir düşünce akımının halen bu topraklarda vucut bulamamış olduğu da diğer bir gerçektir. Geçmişe baktığımızda Ortaçağ İslam ve Türk düşüncesi bir ölçüde Yunan düşüncesinin babası Aristo'nun tesiri altındadır. Bunun yanısıra Aristo'nun işareti altında Ortaçağ İslam skolastiğini ilk tesis eden filozoflar olan Fârâbi ve İbni Sina Türktür. Bu, islam felsefesinin Türk ve Doğu koludur. XI. ve XII. Yüzyılda, bu esaslar üzerine Endülüs'te Arap İbni Rüşd ve Yahudi İbni Me'mun vasıtasıyla bir Batı kolu ortaya çıkar ki işte Aristo felsefesini yeniden Avrupa'ya tanıştıran bu düşünce koludur. Yani Ortaçağ Türk İslam düşüncesi Yunan Felsefesini yaşayan ilk büyük hareket olmakla yetinmeyip batı için bir köprü vazifeside görmüştür.

Günümüzde doğunun neredeyse en doğusundan, bugün Orta Asya dediğimiz anavatandan bu topraklara geliş nedenimizin yakın tarihimizdeki batılılaşma gayretlerimizle genetik bir bağı var mıdır araştırmak gereklidir. Bizce, eğer bu batı hayranlığı bir hastalıksa sıradan bir kalıtsal rahatsızlık değildir bilakis daha temeli atılmamış bir binanın üçüncü katındaki balkon demirleri üzerine konduracağımız saksı çiçeklerinden bahsetmek kadar korkunç bir sarhoşluk halidir. Fert olarak dahi, yapacağımız işin, gideceğimiz okulun, evleneceğimiz kişinin geçmişimizde bir yere oturuyor olması gerekmektedir. Ancak buna rağmen halihazırda yapılan düzenlemeler, yaşantımıza verdiğimiz çeki-düzen sadece teferruata verilmeye çalışılan ahenk türündendir. Fakat biz bir medeniyet değiştirme hastalığından bahsediyoruz.

Millî tarihçiliğin gelişiminde İkinci Meşrutiyet dönemi bir dönüm noktasıdır. 1908 Anayasasının getirdiği düzenlemeler, siyasî ve sosyal hayatta bir takım değişikliklere yol açması bu dönemde birçok siyasî teşkilât kurulmasının; birçok süreli yayın, gazete ve dergi yayımlanmasının önünü açtı. Siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel çalkantıların yaşandığı bu dönemde, herşeye rağmen modernleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydedildi ve daha önce başlamış bulunan Türkçülük faaliyetleriyle bir uzlaşma sağlandı.. Bu dönemde, eğitim alanındaki düzenlemeler, millî kimliğin Türk olarak tanımlanması, Osmanlı öncesi Türklerin modern Avrupa yöntemleriyle incelenmesi, kafası karışmış olan halkı Cumhuriyetin gençlik yıllarına kadar uzanan bir kimlik bunalımına sürükledi. Peyami Safa'ya göre “Atatürk inklabının II. Meşrutiyette ortaya çıkan ve mudafaası yapılan Avrupalılaşma hareketinden aynen ilham aldığı görülür.” Doğulu kalmak ile Batılı olmak arasında gidip gelen bir toplum birde yeni bir ülke kurmakla uğraşınca bu bunalım günlük hayatın her tarafına sirayet etti. Peki o halde Avrupa nedir?

Kendi düşünürlerinin ağzından Avrupa; Valéry'ye göre Asya kıtasının bir burnu; Suarés'e göre bir kıta değil Elbe'den Ural'a kadar yayılan bir ruhtur.Thibaudet, Avrupa bir hayat tarzıdır derken; Kipling şark şarktır, garb da garb, bunlar asla birleşemezler diyerek son noktayı koyar. Bu tarifler ya Avrupa'yı ve Asya'yı bir fizik, coğrafya düzeni olarak görmüş ya da sadece görüş, kafa, anlayış, ruh birliği içerisinde görerek asıl mahiyetinin birini daha fazla önemsemiştir. Halbuki Avrupa ve Asya hem bir kıtadır hem de bir kafa.

Bugün ve geçmişte Avrupa üç disiplinden mürekkeptir.

1- Antik Yunanın zeka disiplini

2- Roma'nın toplum disiplini

3- Hristiyanlığın ahlak disiplini Yani koca bir Avrupa'nın fikri yapısının, kısaca Yunan filozofların tesis ettiği felsefi disiplin üzerine oturtulan Roma geleneğiyle biçimlenmiş hukuk ve Hristiyan geleneği ile beslenen dini disiplinler harmanı olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda söylediğimiz gibi, geçmişimizle bağdaşmayan bir hayalin peşinde olmak, yalnızca hayal kurmaktır. Avrupada bir din ve kültür birliği mevcutken aynı şeyi Asya için söylemek mümkün değildir. Avrupa Hristiyanken, Asya müslümandır, budisttir, mecusidir ve aynı zamanda Hristiyandır, yahudidir. Tıpkı İstanbul'un Anadolusu gibi.

İstanbul'un Anadolusu her semtiyle hâlâ bir arada sorunsuz bir şekilde farklı yelpezeye mensup insanların yaşadığı bir yerdir. Kuzguncukta bir arada olan üç dine ait ibadet yerleri bunun en büyük kanıtıdır. Bu anlamda tıpkı kıtasal olarak Avrupa ve Asya gibi, İstanbul Avrupasıyla farklılık gösterir “bu yaka”

Bu topraklarda yüzyıllardır din ve kültür farklılıklarının lezzetiyle yaşayan dedelerimizden bize bu mirasın üzerine yani hazıra konmak kaldı. Fakat bilinmeli ki; bizim için asıl olan miras ne geçmişimizde, ne de batıdadır; önümüzde karmakarışık duran, halen toplum olarak bir öngörümüzün -malesef- olmadığı istikbalimizdedir.

Bu YAKA Gazetesi 15 ocak / 15 Şubat Sayı:3