Cumartesi, Nisan 29

çay "iç"

sözümüzde duruyoruz. lafı ortaya atıp geri çekilmedik. bu ideayı projelendiriyoruz efendim. çizimlerini yaptık, gerekli fizibilite raporlarını edindik ve şimdi bu olaya yatırım yapacak genç girişimciler arıyoruz. buyrun... *çizim: Serdar Gençer. çok teşekkür ederiz kendilerine bizim aklımıza böylesine bir fikir koyduğu için.

Cuma, Nisan 28

düm tekaa düm tek 2

dün çok mutluydum. bugünde hala aynı cıvıklık üzerimde. işte bi yerden giderken diğer yerden geliyor. kılavuz adında bir dergimiz var. güzel bir dergi. edinmek lazım. fayrap ekibi çıkarıyor. sahibi eren safi felan. buna sevinmedim tabi. sayfa 38 de güzel şeyler var benim adıma, ona sevindim.

Bir Salı akşamı atölyesinde söyleşmek üzere randevulaşıyoruz. Kendisini ve atölyesini ilk defa göreceğiz. Gitmeden önce kafamızda bir şeyler kuruyoruz mekana dair elbette. İçeride farklı yaş gruplarından ve farklı mesleklerden olduğu belli olan 10 – 15 kişi ile karşılaşıyoruz. Okay Bey’in az sonra geleceğini söylüyorlar bize. İçeri girdikten sonra gelin şurada fotoğraf çekin sonra içeride konuşuruz diyor. Evet söylemiştik kafamızda kurduğumuz biri gibi değil. Gülüyor, güldürüyor öğrencileri ile şakalaşıyor.

Fotoğraf çekiminden sonra içeri girdiğimizde medya desteği yok kardeşim diye başlıyor konuşmaya :

“Devletin kültür desteği yok. Gelen geçen bütün kültür bakanları palavradan işler yapıyorlar. Kırgın olmadığınızı söylüyorsunuz ama diye araya giriyorum: Kırgınlık diye bir şey yok. Yanlış yazıyorlar diğerleri de. Kırıldığın zaman iş bitmiştir sende. Ölmen lazım. Kızgınım ben onlara. Bir kenara çekildim kırıldım size çalmıyorum artık demiyorum ki, ben hala buradayım ve kızıyorum size. Dergiler olsun diğer medya organları olsun onlar sayesinde biraz duyuruyoruz sesimizi ama buna rağmen insanlara duyurmak çok zor. Kaos şehri İstanbul. Millet balkondan atıyor kendini.Medya ayrı bir alem zaten. Etilerde barlara düşmüş müziklerin peşine düşüyorlar. Barda geçen hayat bırak orda kalsın. Oralar için bir gazete çıkarırsın orada yazarsın. Ulusal medya çok büyük bir hata yapıyor. Temizleyemeyecekler bunu.”

“Hükümetin bulamadığı yolsuzlukları takip etmeleri toplum yararına kabul ediyorum. Polisiye işleri iyi yapıyorlar. Bu şekilde çok yardımları var. Ama diğer taraftan bu gazeteyi satmak için ilk sayfaya Sibel can’ı koyuyorlar. Elindeki gazeteyi göstererek Kaya Çilingiroğlu, Hülya Avşar okumaktan da seyretmekten de bıktık, yeter artık. Yozgat’ta, Kayseri’de oturan adamın ne alakası var Hülya Avşar’la. Onların böyle bir yaşamı yok ki. İstanbul’un genelinde bile böyle bir yaşam yok. Birkaç sokak böyle yaşıyor bununla ilgileniyorlar. Ayıp bu yapılanlar.”

Usta müzisyenin bu yakınmalarının ardından soru cevap kısmına geçiyoruz. Salondan mütemadiyen gelen davul sesleri bizi biraz zorlasa da devam ediyoruz.

“Annem klasik Türk müziğine düşkündü. Kendisi ut ve cümbüş çalardı. Öyle olunca da, çok küçük yaşlarımdan beri ondan dinlediğim Türk klasik müziğine aşinalığım var. Evet, öncelikle klasik Batı müziği eğitimi veren Ankara Akademi’ye devam ettim. Orada klasik Batı müziğine özgü vurmalı çalgılar eğitimi gördüm. Davul çalmaya 1956’da Ankara’da bir dans orkestrasıyla birlikte başladım ve 16 yıl boyunca sürdürdüm. O zamanlar dans müziği Arjantin, Brezilya, Küba, Ispanya ve öteki ülkelere özgü farklı Latin türlerinin bir harmanıydı. Dans müziğinden önce caz yaptığımız gibi, gecenin ilerleyen saatlerinde yine caza döndüğümüz de oluyordu.”

Hayatında hiç, yeter artık konuştuğum susayım biraz da der mi insan?

Türkiye’de 1960’larda dans müziği orkestralarında çeşitli programlardan sonra Okay Temiz’in müzikal kariyeri açısından çok önemli olan İsveç macerası başlıyor. 23 sene boyunca İsveç’te farklı ülkelerin başarılı müzisyenleriyle çalan Okay Temiz için yabancı bir ülkede geçen ilk yıllar hiç de kolay olmamış. Binlerce konser bir o kadar festival, yetiştirilen yüzlerce öğrenci ve seminerler. Nasıl dayanıyor Okay Temiz bu tempoya ve Avrupa’ya giderken kurduğu hayalleri gerçekleştirdi mi merak ediyoruz. Son derce mutlu ve gururlu bir şekilde menajerliği, şoförlüğü her şeyi biz yapıyoruz bu saydıklarının yanı sıra. Aletleri kurma toplama işleri dahil olmak üzere bizim burada yaptığımız işlerin hepsini Avrupa’da şirketler yapıyor diye yakınırken başlıyor eski günlere dönmeye: “Kısmen söyleyebilirim başarılı olduğumu. Xaba grubunu ben kurdum. G. Afrika dilinde Allah anlamına geliyor. Onun için müzik yapıyoruz yani. Elimde G.Afrikalı müzisyen arkadaşlarla çaldığımız yüzlerce bant var, arada bir takıp dinliyorum. Ne güzel şeyler yapmışız diyorum. Ama bu bitti artık güzel şeyler yaptık kenara çekilelim anlamında değil tabi. Artık tamam her şeyi hallettim bitti kenara çekiliyorum diyen müzisyen yalan söylüyordur. Konuşmak gibidir müzik. Hayatında hiç, yeter artık konuştuğum susayım biraz da der mi insan? Müzik daha da kötüdür hatta. Yemek yemek, su içmek gibi senin bu sorduğun tempo. Bıktım diye bir riyakarlık olmaz. Biz ölene kadar çalacağız ve iyi şeyler yapacağız. Hem biz kendimiz için yapıyoruz. Bu yüzden çok rahatız, bir sürü olumsuzluk var ama çalmaya bu sayede devam edebiliyoruz. Ülkem için müzik yapıyorum, bayrağımı göndere çekeceğim falan diyen yalancıdır. İnsan kendisi için yapar müziği.”

Firmalara takım ruhunu geliştirmeleri için ritim dersleri veren Okay Temiz'in aklına bu fikir kriz döneminde gelmiş. Çalışanları bu sayede yöneticileriyle, patronlarıyla yakınlaştıran ritim çalışmaları motivasyonu da arttıracağını düşünmüş.Bugün de ritim eğitimlerine devam eden Temiz, bazı çalışmalarında kime hangi enstrümanları vereceğine onların fonksiyonlarına göre karar veriyor."Mesela çan ritimde çok önemlidir" diyor: "Çok kolay gibi gözükür ama tüm ritimi veren odur. Hem sembolik açıdan hem de 'çalışanlarını sen yönet, ritimi sen ver' diyerek genelde direktörlere çan veriyoruz. Çünkü çan çalan grubun lideridir. Tumbaları yan direktörlere, departman şeflerine veriyoruz. Bongolar agresif çalarlar. Atak çalınır, heyecan verir. Bu nedenle onları genellikle kreatif ekiplere veriyoruz. Marakasları da pazarlamacılara veriyoruz. Çünkü onlar sempatik, çekici, gösterişli, konuşkan olması lazım. Sunum yeteneği olması gerekir onlarda. Amaç o adamlarda müzik yapmayı öğrensin değildi zaten."

Ne tür tepkiler alıyorsunuz diyorum. Büyük depremden 8 gün sonra gittikleri bölgeyi anlatmaya başlıyor: “Yaptığın şeylere göre değişir. Depremde mesela çocuk en yakınlarını kaybetmiştir, psikolojik olarak zor durumdadır. Ona bir şey çaldıramazsın. Ritimleri deşarj aracı olarak kullanırsın Biz orda müzik yapmadık zaten. Orda darbukaları resmen dövdüler, müzik falan değildi o. Elleri kan içinde kaldı. Şuursuzca, isyankarlıkla vurdular. En yakınlarını kaybetmişler, ailelerini özlüyorlar tabi.

Atölye de ne ola ki?

Gerçekleştirmek istediği projelerinden birisi olan “Ritim Okulu”nun temellerini 1972 yılında İsveç’te kurduğu “Ritim Atölyeleri” ile başlatan Okay Temiz, atölye çalışmalarını çocuklardan yetişkinlere geniş bir yelpazede sürdürmüş. İsveç`te 1974 yılında spastik çocuklarla devam ettirdiği atölyelere 1990 yılından itibaren 5 sene boyunca Finlandiya`da devam eden ünlü sanatçı, Türkiye`deki “Ritim Atölyeleri”ne ise 1998 yılında Kemer Country`de küçük bir grupla başlar: “Ritim duygusunun gündelik hayata egemen olduğunu hepimiz duyumsuyoruz. Her şey belirli bir düzen ve kendine ait bir uyum içerisinde sürekliliğini devam ettiriyor. İnsan yaşantısında ritim duygusunun etkisi çok fazla.” Okay Temiz kendi kurduğu Ritim Atölyesi’nde değişik yaş ve meslek grubundan öğrencileriyle “ritim öğretisi”ni paylaşıyor. Öğrenciler, enstrümanlarıyla müziğin ritimine kendilerini teslim ederken dış dünyanın yoğun temposundan silkinerek kısa da olsa rahatlama fırsatını buluyorlar. Okay Temiz gündelik hayatla ilgili problemlerin Ritim Atölyesi’nin kapısından içeri giremediğini söylüyor: “Buraya gelenler içeri adım attıklarında dışarıdaki trafiği, hava kirliliğini ya da stres kaynağı olabilecek her türlü konuyu unutuyorlar. Bazılarının kulakları tıkalı, duyduğunu algılayamıyor. Algılayan eline tatbik edemiyor; refleksi açılmamış. Burada bir sürü yetiyi geliştiriyoruz. Öğrenciler farkına varmadıkları yeteneklerini keşfediyorlar.

Atölye lafını Türkiye’de ilk kullandığım zaman alay ederek ne yapıyorsun sen dediler. Alet mi yapıyorsun diye sordular. Fransa’da, Avrupa’da yüzyıllardır atölye diyorlar, biz fabrika mı diyeceğiz. Kendine göre bir ortam kurarsın, karmakarışıktır her yer, çamurlar bir yandadır, tuvaller başka bir yanda, davulları darbukaları gelişigüzel dağıtırsın ortalığa çalışırsın. Bir şeyler üretirsin sonucunda da.”

Ritim nedir diye şapşal bir soru soruyoruz: “Pat diye izah edilmez ama seslerin zaman içinde dağılımıdır diyebiliriz. Zamanı tutamıyoruz ve zaman bir düzen içerisinde akıp gidiyor. Bu bir ritimdir işte. İlla müzik değildir yani. Doğduğumuzdan itibaren bir ritim var. Ritmi sadece bu vurgudur dersen rüzgarın sesini müziğine ekleyemezsin. Bilgisayarlara müzik yaparsın. Çok geniş görmek lazım müziği. Traktörlerle motor sıkletle müzik yaptık mesela. 1500 motorla çalıştık 22 traktörle koca bir tarlada beraber çaldık. Megafonla işaret verip gaz verdik. Ama biz bi şirkete gittik BMW motorları getiriyorlar, yapalım böyle bir şey dedik kabul etmediler, gittiler Latin müziği getirdiler ne alakaysa.”

Müzik hocaları da geliyor Okay Temiz’e. Hocaları eğitiyorlar. Onların da gidip küçük çocukları eğitmesi kadar güzel bir şey olur mu?

Sanat okulunda torna tefsiye okumuş bir adam olarak müziğin içine girmiş birisiyim. Salata yetiştirecek halim yok ya!

Okay Temiz’in bir diğer tutkusu da enstrümanlarını kendi yapması. Magic Piramit, Bakır Davullar ve Artemizler bunlardan sadece birkaçı. Konserlerinde değişik enstrümanlar kullanarak sahnede farklılığını bir kez daha ortaya koyuyor Temiz. Eşi benzeri olmayan müzik aletleri her ne kadar insanlar tarafından başta yadırgansa da sonradan büyük ilgi odağı oluyor: “Sanat okulu mezunu olduğum için aletlerimi yapabiliyorum. 1970 senesinde dev darbuka yaptım. Davullarımı da zevkle kendim yaptım. Bana sen manyak mısın Okay dediler. İnsanlar yeniliği kabullenemiyorlar çünkü.Aldığın aletlerin çoğu bozuktur. İstediğin gibi değildir yani. Bugün saksofon bile alsan bütün iyi saksofoncuların hepsi uğraşır gider tamirciye düzelttirir. Aletten alete fark eder sesler. Birde kişiden kişiye değişir. Almak istediği ses o değildir. Sonuçta kendi isteğine göre değil fabrika ustasının isteğine göre yapılmıştır. En iyi marka piyanolar bile değişik ses verir. Kaldı ki bizim yaptığımız küçük küçük şeylerdir. Davulu değiştirmedik zaten. Bir de sanat okulunda torna tefsiye okumuş bir şeyler makineler yapmak isteyen bir adam olara müziğin içine girmiş birisiyim. Salata yetiştirecek halimiz yok ya. Ben küçükken müzisyen olacağım demiyordum, mekanik bir adam olurum diyordum araba dizaynı falan yapardım sanıyordum. Okulda da davul istemedim, trompet istedim diş yapım uygun değilmiş, trombon istedim kolun kısa dediler demek ki davulda talebe yokmuş bizi oraya yolladılar.”

Hem batı, hem de doğu ritmini çok iyi bilen bir sanatçıyla konuşuyorsanız batının "ritim" anlayışı ile doğunun "ritim" anlayışı arasında gözle görülür farklar var mı diye merak edersiniz mutlaka. “Doğu ritmini ülkemizde hep yüzeysel olarak biliyoruz ve kullanıyoruz. Arabeskçiler bilhassa o darbukaları falan hep yanlış aldılar. Hiçbir zaman incelemediler. Bu ritim Lübnanlı mıdır, Kahireli midir, Şamlı mıdır kimse bilmez, hepsine birden Arap ritmi derler. Cahil bir çoğu ritim konsuunda . Bunları bilmek için müzikolog olmak lazım tabi. Çoğu şeyi ben bile anlayamıyorum. Bu adamlar bilmeden aldılar yaptılar. Ritim olarak ise Arap müziği çok iyidir. Ümmü Gülsüm dünyanın en büyük şarkıcısı, şimdi Lübnan da Feyruz var.”

İnsanın içindeki sesi dinleyerek; tutkularının ve doğru olduğuna inandığı isteklerinin peşinden koşması cesaret ve azim gerektirir. Okay Temiz her zaman hissettikleri ve inandıkları uğruna fedakarlık yapmaktan sakınmayan; mücadele etmekten kaçınmayanlardan. Askerlik yıllarında yaşadıkları adeta bu özelliğini kanıtlıyor. Yedek subay olarak davul çalamayacağını öğrenen Temiz, subaylık hakkından vazgeçmek için üst üste müracaat ediyor ve sonunda er olarak askere kabul ediliyor. Okay Temiz tebessümle hatırlıyor o yılları: “Yedek subay adam ordu evinde, düğün salonunda davul çalmaz dediler; ben de hakkımdan feragat ettim. Türkiye’de herhalde bu bir ilktir; yedek subaylıktan vazgeçip er olarak askere giden. Çünkü müzik yapmak, davul çalmak için benim kadar deli bir adam daha gelmiş değil. Başlıyordum orduevinde öğlen 12’de, öğle müziği, akşamüstü çayı, düğün derken sabah dörde kadar çalıyordum.”

Okay oğlum iyiydin bu gece demesi en büyük ödüldür

Her albümünüzde bir yenilik, bir deneme, bir arayış var. Albümlerinizin birbirine benzemediği konuşulur hep. "Aramak" sizin için bir yaşam tarzı mı? Yoksa günün birinde aradığınızı bulma ihtimaliniz var mı diye muzipçe bir soru yöneltiyoruz: “Öyle bir şey olamaz. Buldum dediğin an bittin zaten. Bu müzikle alakalı değil hayatla ilgili zaten.

Araba kullanırken bile caminin üzerindeki motifleri incelemeye çalışıyorum. Çoğu müzisyen çıkayım çalayım paramı alayım derdinde. O yüzden ben bu yaşa geldim hala konserden konsere koşuyorum.”

Caz kaynaklarında adı geçen tek Türk sanatçı olmak, dünyanın en önemli müzisyenleriyle çalmak… Aldığınız ödüller derken sözümüzü sert bir şekilde kesiyor: Ödül yok. Bize ödül vermezler. Hiç ödülüm yok. Hindistan’da çaldım bir heykelcik verdiler o ödül değil ki. Bilmiyor musun kelebeği her sene birbirilerine ödül dağıtıyorlar. Her sene aynı adamlar utanmadan da çıkıp alıyorlar. Ödül falan hikaye boş ver. Eğer sen konserden sonra vay be nasıl çaldım diyebiliyorsan yada diğer müzisyenlerle bir aradayken, bu işi bilen biri gelip Okay oğlum iyiydin bu gece demesi en büyük ödüldür. En güzeli budur. Bana bir kaç defa oldu böyle. Dünyanın en büyük saksofoncusu elini omzumda koydu Okay çok güzel çaldın dedi ben pedalları sökerken. Rüyamda görsem inanmam. Her tarafım sıcacık oldu. Bu adamda ne kadar alçak gönüllü ki oturup sonuna kadar dinlemiş. Büyük müzisyenler iki dakka bakıp çıkarlar çünkü. Böyle bir müzisyenin gelip “hey man it’s nice” demesi yeter, biz bunu bekleriz. Kelebek anlamaz ki bizim müziğimizden ödül versin. Sahne arkasında mesela iki tane müzisyen gelip iyiydin be ağabey demesi yeter bizim için.”

Halihazırda 7-8 farklı grupla beraber çalıyor Okay Temiz. Hindistan, Balkan, Mehteran, Afrika. Liste uzun: “Hepsi benim grubum değil. Toplamda benim grubum 4 tane. Diğerlerinin kurulmasında çok yardımım olmuştur, ben olmasam kurulmazdı diyebilirim ama benim grubum diyemem. O kadar değişik müzik olmasına rağmen kafamız karışmaz. Değişik müzikler yaptım. Çingene müziğinden tut alternatif müziğe kadar. Zencilerle, Japonlarla, cazcılarla falan çaldım. Bir sürü tecrübe edindim bu sırada. Avangard müzik en zor olanıdır mesela. Hatırlaman lazım o formları, bir sürü formu bir anda bilmen ve kullanman lazım. Büyük bir bilgi birikimi, tecrübe lazım. 20 yaşında değilim ki kafam karışsın. Klasik müziği seviyorsan ve benimsiyorsan ondaki dinleme disiplinini elde ettiysen işin kolay. İşin temeli pratiktedir, müziğin en başında dinlemeyi bileceksin. Şeflerde fil kulağı vardır derler. Bütün her şeyi duyabileceksin. Gerisi kolay zaten. Her an tetikte olman lazım. Jazz dünyadaki en değerli müziktir, ben de en çok avangard cazdan hoşlanırım. Çalınması öğrenmesi en zor olan müziktir. Fakat bakıyoruz şimdi herkes cazcı. Bir sürü türünü çıkardılar. Bakıyosun çalan çocuğa 18 – 20 yaşında. Aileden gelende bir şey de yok. Oğlum nerden öğrendin sen diye soran olmuyor. Şimdi önüne gelen sanatçı nede olsa, ne diyebilirisin ki kalite anlamı değişti. Ben cazcıyım da demiyorum zaten, hakikati söylüyorum.”

Bütün bunların yanında Türk Müziğinin tanıtımı için büyük bir proje hazırlıyor Okay Temiz. En büyük kızgınlığına da bu bölümde şahit oluyoruz.

“Mistic Meeting diye bir projemiz var. Müzisyen arkadaşların çoğu ile anlaştık. Benim yakın dostlarım hepsi. 2000 senesinde sponsor bulamadığımızdan yapamadık. Sonra Alman bir medyumla Kuşadası’nda tanıştık. Çok ilgilendi. Papayı falan tanıyormuş. Gitti konuştu Vatikanla. Papa demiş ki bu proje Vatikan’da başlasın. Biz kabul etmedik. Bu olayı Mevlana’da başlatmak istiyoruz biz. Konay’da başlayacak,Meryem Ana’nın anısına Efes’te çalacağız sonra Türkiye’den ayrılacaktık. Böyle olunca da Vatikan destek vermedi. Bunu hükümete de sunduk. Tam o sırada karikatür krizi falan çıktı. Biz biraz ara verelim dedik. Sakıncalı olabilir. Medya falan abartabilir. Şu olay iyice bir yatışsın başlayacağız Türkiye’den çıkması ben Türk olduğum için. Bunun politik bir hadise haline gelmesini istemem. Diğer sanatçı arkadaşlarımda hayatta içinde olmak istemezler. Biz medeniyetleri buluşturduk falan diyecekler, yok ya ben müzisyenleri buluşturdum ne medeniyeti. Bu kadar müzisyenin bir araya gelmesi hakikaten güzel bir şey. Kültür bakanlığı kaç Türkçe parça çalacağımızın derdinde. Bir sürü din var, sadece İslam yok.

Sen bizim Okay Temiz’imizsiniz diyor gazeteciler. Siz bana ne verdiniz ki sizin olayım. Ben sizin falan değilim. Bu zamana kadar ne kadar desteklediniz. Ben sizin olmaya başladığım an bittim demektir. Beni İsveç hükümeti en çok destekleyendir. Hiç kimse desteklemedi beni. Annem babam bile psikolog çağırdı çocuk elden gidiyor diye. 10 saat davul çalışıyorum diye eve doktorlar geldi. Ben Türk olduğum için buradayım, kendim için çalıyorum.

Okay Temiz’in müzikal çizgisi hep ileriye dönük; yeniliklere ve keşiflere açık. Sadece Müzikal çizgisi değil, hayata bakışı, yaşayışı.. Denemekten yorulmadan avangard cazın sınırlarını zorluyor; eskiye takılı kalmadan geleceğin ritimlerini müziğinde öngörüyor. Otantik ile elektroniği harmanlıyor; bunu yaparken gösterdiği titizlik ve özveri sonucu ortaya kulaklarımız için eşsiz bir şölen çıkıyor... Okay Temiz’ in müziği kıtaları, sınırları aşarak bütün dünyanın üzerinden duygu dolu ve özgür bir rüzgar gibi esiyor...

söyleşi: Faruk Yücel - Kılavuz Dergisi Nisan 2006 / sayı: 37

Çarşamba, Nisan 26

hüzün ki en çok yakışandır bize

* fotoğraftaki mısra hilmi yavuz'un "nazım" isimli şiirinden alıntılanmıştır.

şimdi değil

massalı yake oğlu agur'un sözleri: "yoruldum ey tanrım, yoruldum ve tükendim. gerçekten ben insanların en cahiliyim. bende insan aklı yok. bilgeliği öğrenmedim. Kutsal Olan'a ilişkin bilgiden de yoksunum." Eski Ahit / Süleyman'ın Özdeyişleri / 30, Bâb evet tanrım, başka dillerde sana yakarmak günah mı? bakıp bakıp durmak? kıskanıyor muyum? haşa, sen öyle dilediysen öyle olsun diyebilirim. bunu samimi olarak söyleyebilirim. neyi erken yaşadıysam ona geç kalıyorum diye mısralar ezberlediğimden beri, olanlardan seni sorumlu tutmuyorum. vallahi. bu futbolcu bizim takım auyum sağlayamamış olabilir. gider başka takımda yıldız olabilir. bunu da top yuvarlaktır diye saçma bir sözle açıklayabilirim. yapabilirim bu dediklerimi. ama şimdi, yani bugünlerde, yani tam bir hafta iki gündür bana biraz fazla gibi geldi. evet birikiyor. halledemiyorum haklısın. bugünün işini yarına bırakmak hoş değil biliyorum. bu işleri zamanında yetiştiremediğimi söyleyeceksen, biliyorum yorulma. tanrım, cahilim belki. belki de tembel. atari oyunlarını özlemiyorum ama sahiden. sahiden. geçmişten gelen bir çok şeyle yaşıyorum doğru. fotoğrafları da bu yüzden saklıyorum haklısın. seninle de bu yüzden mi konuşuyorum. yoo hayır. seni görmek, sana sızlanmak için. seni izleyerek gitmek için. geliniz... rahmediniz, dâd ediniz. gittim elden bana imdâd ediniz! (tevfik fikret) şimdi olan şimdi değil tanrım. buraya kadar değil yolumuz. şimdi ışıklar kapanınca yani, açılcak yeniden. yolumuz buraya kadar değil. eğlenmek bu kadar değil. uzun uzun dinlemek zorunda değilim. değilim. saatler sonra evime gittiğimde açlıktan geberecek halde olmam bittiği anlamına mı gelir sanki? tanrım, seninle vakit geçiremediğim için bana kızma. kime kızarsın bilmyiorum ama bana kızma. okudukça içime burkuntular geliyor. haber almak istemedikçe haber almak istiyorum. önerdiğin bir şey var mı? benimle vakit geçirecek kimse yok biliyor musun? bazen tanımış olmak güzel olsada tanımamış olmayı dilersin ya, öyle. unuttum sanıp unutmamak gibi. "Sen Ey [yalnızlığına] bürünmüş olan! Kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Öz-benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma, ama sabırla Rabbine yönel. Ve [insanları uyar ki], [yeniden diriliş] sûru üflendiği zaman, o gün, bir ızdırap günü olacaktır." Kur'an-ı Kerim / Müddesir Sûresi / 1-9 ayet

Salı, Nisan 25

emirganda bir öğleden sonra

"Şerif Pala kardeşim kız arkadaşı ile gitmiş koruya.. Dekor muhteşem, manzara muhteşem.. Banklara oturmuşlar.. Şerif başını kızın dizine koymuş bir ara, mutluluk içinde ve bir dakika geçmeden önce canhıraş bir düdük sesi.. Saniyesinde de tepesinde dikilen Osmanlı Zaptiyesi.. Bağırmış gençlere.. "Burada kurallar var, hareketlerinize dikkat edin.." "Nedir kurallar" demiş Şerif.. "Ahlak kuralları.." "Kim koydu bu kuralları" demiş Şerif.. Zaptiye bağırmış.. "Bize verilen talimat böyle.." Şimdi, ben Emirgân Korusu Müdürü'ne değil, doğrudan İstanbul'u lale ile buluşturan adama, Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a soruyorum.. "Kim verdi bu emirleri.." Dünya güzeli parkta, sevgilimin dizine başımı koyamayacaksam, bu aşk şarkıları niye var, park niye var, sevgilim niye var, ben niye varım ?.. Ya da siz niye varsınız, Sevgili Topbaş?.." hıncal uluç - sabah değil mi efendim, şöyle rahatça yayılamadıktan sonra ne anlamı var gülün lalenin :)

Cumartesi, Nisan 22

10 worst album covers of all time

tüm zamanların en kötü albüm kapaklarını burda seçmişler. yani kötü denmez, bence komik. aslında bunların arasına mustafa sandal'ın bir kaç klibinden ortaya karışıkta serpiştirilebilirdi. misal birinde jokey olmuştu sanırım. kafasında böle garip bi şapka yada kask felan bişi vardı. saçmaydı bence. eğer bu siteye bakarsanız, benim diğer favorim 7 numaralıCountry Church. sizinkinin hangileri olduğunu merakla beklemekteyim. o zaman mümkünse birer favori seçin anket yapalım :p

Perşembe, Nisan 20

bir dileğim var...

simit sarayları gibi tost sarayları açılsın istiyorum. karışık tostun içine ince dilimlenmiş büyükçe bir domates halkası koyulsun istiyorum. tostu özel ekmeklerde değil, somun ekmeğin yarısına yapılmış istiyorum. ev usulune yakın bir tarz yakalamalı diye düşünüyorum. yanında içmek için kompostu seçeneği konulsun. meyve suyuda aynı şey diyip dellendirmeyin beni sakın. kompostu istiyorum, erikten yapılanı benim tercihim. siz artık kayısı felan isterseniz karışmam. bir de ince belli bardaklarda ikram edilsin çaylar. yanına mutlaka iki kesme şeker konulsun. kesme şekerler pakete sarılmış olmasın. bırakalım bu yalandan hijyen çılgınlığını. ben şeker kullanmam ama toz şekeri tuzluk gibi bir şeyin içine doldurup, ucundaki çubuktan çaya dökmeye çalışanları gördükçe aklıma kötü fikirler geliyor. bi kere kaç kaşıklık attığının farkında olmuyorsun. mümkünse tostlar elde çevirilen ve yanan bir ateş üzerinde kullanılan tost aletleriyle yapılsın. elektrikli cihazlardan hazzetmiyorum. bu arada tanrı kullarını zaten affeder, yeterki sen beni affet sevgilim :)

hadi anlat bakalım

ben vals yapmayı severim. hiç yapmadım. vals müziklerini çok severim. sympathique en sevdiğim dans müziklerinden biridir. dün haberleri izlerken, devlet başkanı olduğumda eğitim hayatına dair vereceğim ilk emri düşündüm. ilköğretim okullarında halk oyunu dersleri koyulmasını isteyeceğimi anladım. çayda çıra oynayan çocukları izlemek hoşuma gider. atabarı, erzurum barı ve kafkas dansları. güneydoğu anadoluda mardin oyunlarını beğenirim. dans etmeyi severim ben. meiko kaji. severim. Urami Bushiisimli şarkısını dinliyorum. üzerine türkçe sözler yazıyorum. çok arabesk olmuyor. az arabesk olunca sevmiyorum. müslüm gürses güzel. mustafa cıdık. dershanede geometri derslerimize girerdi. eksen mecidiyeköy. tarık tufan felsefeye girerdi. cıdık hoca uçak mühendisi, tarık hoca felsefeci entel. ikiside müslüm dinlerdi. ikiside beşiktaşlıydı. meiko kaji kendi dilinde güzel, üzerine ben türkçe söz yazınca bayağı arabesk. meiko kaji sek güzel, votka sek güzel, çay şekersiz güzel. orta anadolu müziği. yani bozlak. neşet ertaştan dinler herkes. ben mehmet erenleri severim. aksaray orta anadolunun güzel bir şehridir. kaybolmazsınız. gezer gezer aynı yere çıkarsınız. 40 kızlara çıkamadım ben. oysa orda sabaha kadar çalıp söyleyecektik. severim ben bozlak dinlemeyi. misal Gönül ne gezersin seyran yerindegönül ne gezersin seyran yerinde. ahh alemde herşeyinde var olmayınca. olura olmazada sırrını çözme. iki başlı muhib yar olmayınca. şah hatayi deyişi bu. şah hatayide severim. neşeli türküler pek neşeli, diğerleri pek ağlak. bozlak işte. uzun uzuuun söylemek dinlemek lazım. isyan etmedim hiç desem yalan olur. pişman değilim desem daha büyük yalan. dertliyim dediğim zamanlar zevklendiğim çok zamanlar olmuştur. bu halide sevdim. zaman oluyor ki. zaman olmuyor aslında. imkansız zaman alır diye bir MGV sözü vardı ben lisedeyken. zoru başarırız. imkansız zaman alır. kaşı gözü değilde nazı bizi öldüren kızlar vardı o zaman. zoru başarırız derdik. kim bilecek dediğimiz her şey biliniyordu ama. kim görecek dedikçe hep birileri bizi izliyor oluyordu. artık imkansız zaman almıyor. imkansızla artık işim olmuyor. sağlıklı insanların olmadığı yerde bizim hasta dediklerimiz normal olacaksa eğer hastahanelere doktor girmesin diyorum. azınlık olan anormal diye nitelenmiyormu. hastalık çoğalırsa sağlıklı insanları hasta etmek için uğraşanlara doktor diyeceğiz. ama şimdi doktor demek sağlık demek. hastayı hasta yapan doktorun varlığı değil mi. o zaman bir felsefi düşünce geliştirelim. hastalığı yok etmenin yolu mikroplarla savaş değil doktorlarla savaştır diyelim. el hak tanrı yoksa kullukta yoktur. madem Allah var, biz o yüzden kuluz. kul olmak istemeyen reddediyor mutlak varlığı. dahası da var. onuda felsefeciler çözsün. olduğun yerde dur. beni yoruyorsun. çök. aşk üzerine yazılan bütün şarkılar salak şarkılardır. bilhassa düş sokağı sakinleri. seni tanımayan yok bu şehirde hariç. bir durumu anlatıyor. seni herkes tanıyor diyor. herkes. salaş meyhanedeki yorgoyu ben de tanımak isterdim. kır kahvesindeki süleyman abiyide. batakhanedeki mineyide. yorum yapmayı sevmiyorum. böyle şarkılar dinlemeyide sevmiyorum. fairuz derin bulut dinlemeyi seviyorum şimdi. kundante. saçma sözleri var. anlamı yok. çok seviyorum. karajda konstan trintante. haygara koşagas trintante. ziborkarşinzan hondrante. zaygara koşagas konstante. paraje kostara hundantre. lambaya püf de dedikçe barış manço. onu daha çok seviyorum. böyle sözleri olan şarkılar dinlemek istiyorum. yada mfö. day dahi ya hum. nurunda nurunda nurunda nurunda. hiya hiya. ha bu ya da feste sebaha. ha bu ya da feste sebaha. dasdisdos. sude sude su. bu şarkılar ne demek istiyor. her şey aslında anlamsız. sen. ben. ben sana ne düşünmen gerektiğini söylemiyorum demek. sen ne anlıyorsan doğrusu o demek. saçma şarkıları daha çok seviyorum. ne dediğini anlamadığım yabancı şarkılarıda bu yüzden. francis goya dinlediniz mi hiç? balade pour adeline mesela. ne kadar duru bir müzik. sleepy shores ile kendinizi yeşil, yemyeşil kırlarda uzanmış herhangi bir şey yaparken hayal edebilirsiniz. feridun düzağaç dinlemeyi mi tercih edersiniz. seçim sizin efendim. güne açan çiçekler gibi, yalan yalan diye mırıldanmak da güzeldir değil mi? ehe okan bayülgen, işte yala yala diye bağıran kızlar bunlar dediğinde ne kadar gülmüştüm. saygı duyulmayan bir iş yapmak ne kadar kötü değil mi, hele ki benim gibileri katıla katıla gülüyorsa. bazen bazı insanları çok anlamsız nedenlerden dolayı benimsiyorum. sevmekten öte bir duygu bu. mesela cem yılmaz. ben bu adamı benimsiyorum. ufak komşu çocuğu gibi kollayasım geliyor. ne yaptığı işler, reklam filmleri, gösterileri felan hiç biri umrumda değil. sevmem, benimsemem bu yüzden değil. sadri alışık. ömer karaoğlu. sesi çok güzel. söyledikleride. onu dinleyerek büyüdüm. sezen aksu en büyük kim derken ben kuşlar, sizin kadar hür olmaktı hayalim. güneşin doğduğu yerden güneşle birlikte doğmak. kaf dağının arkasında bir zümrüd-ü anka olmak. kanat açmak gökyüzüne. sevdaların ülkesine. kuşlar. diye mırıldanırdım. bir gece izmir bergamaya yla çıktığımızda otobüste sabaha kadar azadeyi kimbilir kaç kere dinlemişliğim vardır. ama bunlardan dolayı sevmedim. sevdiğim için bunları dinledim. benimsediğim için. babam. mesela blog yazan bir çocuk var. özgür. onuda seviyorum. hiç tanımam etmem. aşık değilim. güzel kız arkadaşlarıyla tanıştırır mı acaba diye düşünmüşüğüm yoktur. yok dediğim herşey belkide vardır. bilmiyorum. o çocuğuda benimsiyorum. sait faik. hilmi yavuzu hiç okumazdım. ona karşı bir önyargım bile vardı. kardeşim talebelerinden birisi olduğu için değil. süper şiirleri olduğunu düşünmüyorum zaten. çok karizmatik olduğunuda düşünmüyorum. etrafında olmadım hiç. gazetelere çıkmak derdim yok. ahmet hamdi tanpınar. vs vs vs yine yeşillendi aman germir bağları heey. bakarım erimez erimez dağların karı heey. bergüzar yollamışta amman ellerin yari heey. saçını boynuma boynuma dolar ağlarım heey. verseler yarimi yanıma güler oynarım heeey.

Pazartesi, Nisan 17

yahudiymiymiş

biz yahudiler için başlangıç temel bir sorumluluktur. başlangıç, bizi sondan daha çok ilgilendirir. walter benjamin'in söylediği gibi, biz geleceğin içine geri geri giderek dalarız. kişisel olarak, ben kendimi geçmişte ararım: eylemin akışını belirleyen içimdeki çocuktur. neredeyse beni değerlendiren odur diyebilirim. Elie Wiesel evet arkadaşlar yahudilerin güçlerinin kaynaklarını çözmüş durumdayım. freud yahudimiydi diye de düşündüm. sonra pek ilgilenmedim. ilgilendiğimiz nokta o değil zaten

iktibas [zeynebim]

Evlendikten sonraki ilk sabahimiz… Bugun seni uyurken ilk defa gordum.. cok garip bir duyguydu ve bu sadece baslangicti… Ardindan perdeleri acip saclarinin gunesin ilk isiklarinda nasil gozuktugune baktim… Sonra o isiklari kiskandim benden once saclarina degdikleri icin…Ve arkasindan uykunun cok hafif oldugunu ogrendim… Saclarina dokununca uyanmandan.. Yetmedi bir de sabahlari ne kadar guzel gorundugunu ve tersinden hic kalkmayacagini ogrendim… Beni gorunce gulusunden… Dualarimin kabul olusunu gordum.. bana sikica sarilmandan…Kokunun markasini ogrendim…Yattigin yastiktan.. Tek el ile yemek yemenin zor oldugunu ogrendim… Elimi tutmandan… Nefes almanin cok guzel oldugunu ogrendim… Ayni cati altinda kimse olmadan nefes alisimizdan.. Ve son olarak seni cok sevdigimi bir kez daha ogrendim bu cumleleri yazisimdan…

Cuma, Nisan 14

bir sms

az önce bir mesaj aldım. 7707 yazıyor servis numarası. TELSİM fatura bilgisi mi yolliyo, daha yeni ödediydik halbuki diyerek açtım mesajı. içerik aynen şöyle: ezan vaktini kaçırma, kıbleni ve hicri takvimi şaşırma. tesbihte hediyesi, artık hepsi cep telefonunda NAMAZ yaz 7707 e gönder kullanmaya başla. 95SMS MH7066 ilahi bir ikaz sanırım bu, yoksa TELSİM zıvanadan mı çıktı nedir. yok o değilde ezan okunduğunda müzik sesini kısıyordum, şimdi telefon çaldığında yine kısmak zorunda kalıcaz ondan korkuyorum :)

ali usta'ma ve promethe.'ye

sayın ali usta ve sayın prometheus'un benim poroplemleri varmış. gerçi sayın prometheus'un yoktu ama artık varmış :) ben burdan kendilerini kınıyorum. neden: öncelikle kendileri bu kadar bağır çağır ortalığı ayağa kaldırmalarına rağmen, en son sobe olayında takip ettikleri matbuatların arasına Bu YAKA'yı eklememişlerdir. bu da takip etmedikleri anlamındadır. evet kendilerine geç ulaşıyordur doğrudur, fakat bu onların takip etmek istedikleri anlamına gelse de, o maddelerde en azından bir sitem içerisinde bahsedilebilirdi. bu bir alınganlık değil durum tesbitidir, bilinsin.. ikincilikle, sayın prometheus'ta çıkardığımız bütün sayılar olmasına rağmen, bir kere olsun bize bir eleştiri metni maillememiştir. bu da aynı şekilde takip edilmediğimiz anlamına mı gelir, yoksa önemsenmediğimiz anlamına mı? üçüncülükle, pek kıymetli nuh tuna zihnimiz açılsın diye bizi mesir meacunuyla beslerken, aynı hassasiyeti prometheus'tan ve ali usta'dan görmedik. zira ne ankaradan misket elması almışlığımız ne de rize çayı içmişliğimiz vardır. zinhar böyle bir beklentiyle gazete postalıyor değiliz. biz karşılığını illa ki Allah'tan bekliyoruz. fakat bu durumda sanki bizim takip edilmediğimiz anlamına geliyordur mudur? yok, bu anlama gelse noolcak zaten, biz yine severiz ustamızı da, iskimizide. benim niyetim yazıyı uzun tutup vakit çalmak. ola ki bu sırada kargocular ding dong diye zile dokunur da bu yükselen tansiyonu düşürür. velhasıl abiler yolda valla geliyo, büroya basmaya değil de üzüm suyu içmeye lütfen buyurun. promethe. geldiğinde onu iyi ağırlayamadık, şadan efendi ile buluştuk, hem tophaneye gidemedik hemde her bi şey bok olduydu. neyse hatırlamaya gerek yok. ve son olarak ::: farukyucel: hani blog girmedin Alexandre The Great de La Prometheus: girecektim ama vazgeçtim Alexandre The Great de La Prometheus: rezil olma farukyucel: ben seni rezil edicem şimdi ama Alexandre The Great de La Prometheus: nasıl etcen Alexandre The Great de La Prometheus: yazı mı yazcan bi yere farukyucel: görcezzz

Salı, Nisan 11

tehlikeeee

cumhuriyet gazetesinin reklamlarını gördünüz mü? gördüyseniz tehlikenin farkında mısınız? evet tehlike olarak gösterilerin bu ülkenin %85'i sizden bahsediyorum. reklamı sanırım sadece kendi okuyucuları için çekmediler. eğer öyleyse zaten yazık olmuş harcanan paraya demektir. kaldı ki tehlike olarak sunulan kesim hergün seda sayan'lı, huysuz virjin'li kanalları izliyor. reytinglerini bu %85 lik kesime borçlular bir başka deyişle. evet bu bahsettiğim kesim, tehlikenin farkında mısınız? arapçaya benzer bir yazı stili ile sağdan sola verilen sloganın sizi kastettiğinin farkında mısınız? 30 kişilik sınıftan 3 kişi geliyoru ve bağırıyor, efendiler tehlike yakında. e kuzum nedir tehlike, sizsiniz. e güzel, saygı duyduk görüşünede bizim tehlikeli olduğumuzu neden bize söylüyosun? git başka mahallede ilan et bizim ne menem bişi olduğumuzu. bence böyle. sizce nasıl bilmem...

ooh mambo italyano

geçenlerde kablolu tv'de italyan kanalında ceki çen filmine rastladım. italyanca dublaj yapmışlar. 10 dk izleyince neden italyadan doğru dürüst kareteci çıkmıyor anlıyorsun.

kopunca kayış

  1. bulutlar eşlik ederken ellere. içi boş sepetlere tadı mayhoş içecekler doldurmak. hadi gelin buluşalım demek. bahar geldi ya piknik demek. dağ evleri mavi ve büyülü olsa demek. oyuncakları aşıklara üzümleri okulu asıp uzananlara vermek.
  2. başladığımız yerde olmamız tur bindirdiğimiz anlamına gelse. yeni cevaplar bulsak sorulara. berrak görünmek oyun oynamak kadar zevkli olsa. köprülerin altından sular geçse, intihar edende, balıklar tutanda. hüzün gelir sonra diyerek arabesk otobüslerimiz olsa sonra. artık uyumaya takatimiz olmasa. uyu uyan uyu uyan uyu uyan...
  3. farklılıklar o kadar çok ki geceleri rüzgar estiğinde üşüyoruz. gündüz rüzgar estiğinde saçlarımız dağılıyor.
  4. güneş dayak yediği zaman. melekler takım tuttuğunda. benim diyarlarım olduğu zaman. ıslık çalmak gömmek demek olduğu zaman. belki değil kesin olarak gömmek demek olduğunda. olmayacak hayallerin rengi pembe değil sarı olduğu zaman. brezilya dizileri mavi olursa diye. birlikte ve tek bedende anlamsız olunca.
  5. hızlı yazıp yavaş okurum. yavaş yazıp hızlı da okuyabilirim. önemli gün ve geceler önemli değildir bende. basit olan şeyleri basit görmem, önemserim. bunu yapabilenin sanatçı olduğunu düşünürüm. slovakya güzel bir yer midir? bilen birisi varsa bi söylesin insanlık namına.
  6. izmir'e gitmek istiyorum. onur air'den 9 YTL bilet almak istemiyorum. otobüse 40 YTL verip gitmek istiyorum. bir de çanakkaleye gitmek, evreşe yolları dar mı değil mi görmek istiyorum. sevdiğim bir şarkıcı olsun, her şarkıcıdan bir kaç şarkı sevmek istemiyorum. birisi çıksın ve bütün şarkılarını seveyim diyorum. fena olmaz. kısa cümleler kurmak istiyorum. evet. hayır. bu kadar kısa olsun.
  7. eskiden güzel bir çocukmuşum. büyüdüğüm için mi birini suçlamam lazım, güzel bir büyük olmadığım için mi? bekle beni kudus diyemediğim için hayatımın hiç bir döneminde kimi suçlasam? bağdat'tan ya da kudüs'ten daha çok sevdiğim için mardin'i acaba imanım eksik midir? suriye ile yada diğer herhangi arap ülkeleriyle birleşmek istemiyorsam kötü bir şey mi istiyorumdur? ümmetçi olmak da bir milliyetçilik değil midir? milliyetçilik neden kötü bir kavramdır? tadı yok sevdanın, adı yok sensiz isimli parçayı seviyorum ama ne onu söyleyenle ne de sözleriyle alakalı değil, neyle alakalı acaba?
geliniz... rahmediniz, dâd ediniz. gittim elden bana imdâd ediniz! geliniz, kim gelecek? b-hûde! ettiğim velvele pek bi-hûde Tevfik Fikret
ben onu sana verdim. götür yak demedim.

ilan-ı aşk

bedo: borcun yok mu? o gönderdiği aşk mektubu o zaman... faruk: evet, görüşemiyoruz uzun zamandır, hele bir uğra yanıma diye yazmış. hatta hele ki yarın bi gelme aramızda ki bütün elektrik kesilir demiş.... ben devlete aşığım, devlet bana aşık :)

Pazartesi, Nisan 10

başsağlığı.....

"Çocukluk arkadaşım, en güzel yıllarımızı, en hatırlı anılarımızı birlikte yaşadığımız biricik can kardeşim, kibalığıyla, delikanlılığıyla, hayat dolu gözleriyle mahallemizin bir tanesi olan Sinan'ımı, vatani görevini yapmakta olduğu Elazığ'da, pkklı terörist köpekler ancak kendilerine yakışacak kadar kancık bir pusuya düşürerek şehit etmişlerdir. Sinan'ımız 10 Nisan Pazartesi günü Selimiye Camii'nde öğle namazına müteakip kılınacak cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliğine defnedilecektir. Tüm vatansever kardeşlerimizi, şehitimize son göreve bekleriz. Vatan haini köpeklerin cezası ancak döktükleri kanın misli ile verilecektir! İşte bu böyle bilinsin! c.c" istanblog.com'un sahibi cemil cengiz beyefendinin çocukluk arkadaşı Er Sinan Gümüştaş'ı öte tarafa uğurladık bugün. şehidimize Allah'tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. sevdiklerimizin kaybı hepimizin kaybıdır. dualarımızla şehidimizin yanında olacağız. Allah taksiratını affetsin...

Cuma, Nisan 7

iktibas [farukyucel]

Ölüm her zaman derin ve manalı bir hadisedir. Hayat mucizesinin hakiki kilidi odur. Ölümsüz olmanın sırrı "toplum" olmakta yatar. Cemaat'te , toplulukta fert gibi ölüm yoktur , süreklilik vardır. Çünkü toplum hayatı, kendisi için olduğu gibi fert içinde ölümü yener. Türkiye'nin soyut çalışmalar yapan ilk ressamlarından İyem, 20 Haziran'da toprağa verildi. Figüratif resmin önemli temsilcilerinden olan ve Türkiye'de soyut çalışmalar yapan ilk ressamlar arasında yer alan Nuri İyem, 90 yaşında yaşama veda etti. İyem hayatı boyunca, toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla ürünler vermişti. 6 bine yakın resim yaptığı söylenir. 1933 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyelerinde çalıştı, Leopold Levy'den dersler aldı. Resim ve sanat tarihi ile ilgilenenler Çallı'nın ve Onat'ın atolyelerinde çalışmak ne demektir iyi bilirler. Genç cumhuriyetimizin yaşlı ressamıydı Nuri Hoca. Resimleriyle Anadolu insanının, özellikle de Anadolu kadınının hayali imgesini bir bellek sorunsalına dönüştürdü. Portre resim geleneğimize yerleşen bir imge repertuvarı oluşturdu. Bağımsız, kendi ayakları üzerinde yükselen, kitlelere mal olmuş istisnai sanatçılardan biriydi Nuri İyem. Sezer Tansuğ: "Modern Türk resminin son kırk yıllık tarihi, pentürün büyük ustası Nuri İyem'le özdeştir. Resmin soylu mahviyeti adına yaşanan bu sürecin bir yanını Nuri İyem temsil etmiştir. Sanatımızda, son kırk yılın kırk ermişler katında bir Nuri İyem vardır ki, resimden nerede bir söz edilmişse onun adı geçmiş, Türk resmi bu süre içinde Nuri İyem'siz düşünülememiştir." diye bahsediyor İyem'den. popüler kültürün hakim olduğu günümüzde, Kazım Koyuncu'unun bile bu kültürün dışında sayıldığı günümüzde Bu büyük Ressam'ı kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Bir haftadır acaba kim bahsedecek diye merakla bekliyorumdum ki "Kim, Nerede, Ne Yazmış?" köşesinde Mustafa Kutlu'nun yazısını gördüm. İşte zamanıdır diye yazıyorum bunları. Resimle ilgilenmiyoruz bu yüzden bilmiyoruz, bilmek zorunda da değiliz diyor bazı arkadaşlar. Mozart'ı bilmek için müzikle ilgilenmek, Da Vinci'yi bilmek için ressam olmak nasıl gerekmiyorsa, milli resmimizin en büyük temsilcilerinden birini bilmek içinde Türk olmak ve topraklarda yaşıyor olmak yeterli olmalıydı. Sanıyorum ki Kanuni'nin Viyana seferindeki başarısızlığı bu topraklarda yaşayan insanlarda "Batı" ya karşı bir öç ve bu öçle birlikte zamanla bir tercih sıkıntısı doğurdu. İslamcı Doğu ile hristiyan batı arasında çektiğimiz bu tercih sıkıntısı Tanzimattan evvel sesini yükseltmeye başladı. Gülhane Hattı'da, Jöntürk inkılabı da, biza ait her şeyi ikiye bölerek , alaturka ve alafranga iki Türk ve iki Türkiye doğuran bu tereddüdü söküp atamadı. Bütün ıslahat hamleleri ve ona ket vuran bütün diğer hareketler bu ayrılıktan doğuyordu. Yanlız kültürümüzü değil yer minderleri ile Avrupa kanepesi , mintan ile batı tarzı gömlek arasındaki ayrılığa bile sirayet eden bu ikilik evimizin eşyasını ve kılıklarımızıda birbirine düşürdü. İslam yani doğu ve batı medeniyetleri arasındaki farkın her iki tarafın savunucuları tarafından aşırı şekilde abartılması yüzünden bir türlü ortadan kaldıramadık bu ikiliği. Bundan yüzlerce yıl önce Kaptanıderya Halil Paşa Rusya dönüşünde " Avrupa'yı derhal taklit etmezsek Asya'ya avdete (dönüşe) mebur olacağız." demişti. Bütün tarihimizde, Avrupa'nın ortasına kadar gittiğimzi halde kendimizi hep haklı olarak ondan ayrı gördük. Çünkü biz Avrupa derken bir kıtadan değil bir kültürden bahsediyoruz. Fikir adamlarımız, aydınlarımız hala Türk muamması için Kant'dan, Hegel'den ve diğer batılı fikir adamlarından cevap bekliyor. Hatta sırf Almanya ve Fransa'da Kemalizme dair yazılan eserlerin 1950 lere belki 70'lere kadar bizden çok olması yerli düşünce kıtlığı ve yoksulluğu bakımından ne kadar utandırıcıdır. Bugün Da Vinci Şifresi sayesinde İtalyan ressamı tanımayan resimle ilgili yada ilgisiz hemen hemen kimse kalmamışken İbrahim Çallı, Hikmet Onat ve en güncel olanı Nuri İyem hala bizim için bir muammadır. Neredeyse 100 yıllık bir cumhuriyete sahip olmamıza rağmen kendi müziğimiz yoktur. Klasik Türk Müziği dediğimiz ( betül.y yakında bir blog hazırlamıştı) müzik Türkiye ile hiç bir şekilde alakalı olmayan Osmanlı Kültürüne ait , sadece etkileşim içinde olduğumuz, geçmişimizde kalan bir sanat koludur. Bu kadar yıldır "bizim" diyebileceğimiz tek müzik tarzı -halk müziğini dışında bırakarak- Mustafa Sandar ve Kenan Doğulu tarzı yapılan müzikler olmuştur ne yazık. Ressamımızı tanıyanlar Nuri İyem'in kadın resimlerini bilirler. Tıpkı O da İngres gibi, tabiri caizse harem sahibi olan ressamlarımızdandır. Ve gene büyük ressam gibi fırçasının altında doğan kadınları bir yığın değişikliğe uğratır. Fakat "O'nun vucuda getirdiği değişikler bütünüyle ayrıdır. Bu kadınların tek başına olanlarında çok defa kendi çırpınışları arasında yakalanmış bir böcek hali vardır" der Tanpınar. Nuri İyem'in değişik renklerde giydirdiği , realiteden uzaklaştırıp acayip, güzel, şüphesiz gene arzu edilir, fakat arzunun yanında bize başka hisler hisler de, acayip bir acıma, hatta bir çeşit katılaşma, talihlerini tabii görme hissini telkin eden böcekler. "Bizim sanat aşkımız bekar bir erkeğin çocuk yetiştirmek konusundaki iştiyakına benzer" der Ahmet Hamdi. Bir taraftan gerçekten büyük sanatkarlarımız olsun, bunları anlayacak beğenecek ve münakaşa edecek bir zevkin bir kültürün oluşmasını isteriz diğer taraftan da bunları ortaya koyacak bütün tedbirlerden daima uzak tutarız kendimizi. Halen mesela Avrupa ayarında yada geçin Avrupayı diğer düşük sınıf ülkelerdeki gibi bir sanat müzemiz yoktur. Olmasınıda açıkcası beklemiyorum yakın zamanda. Müzeyi dolduracak resimlerimizden hiç birini tanımıyoruz ki. Belkide aralarında en şanslı olan Osman Hamdi Bey, türk usulu bir şöhretin sahibir. Erol Aksoy bankasını batırmasa belkide şu anda Kaplumbağa Terbiyecisi diye bir bilgiye sahip olmayacaktık. 1950'li yıllarda yöneldiği soyut anlayış paralelinde ürettiği resimler, onun sanatının üslupla tanımlanamayacağını kanıtlar. Bugün onun soyut resimlerini gördüğümüzde, hangi anlayışta çalışmış olursa olsun sanatın üst seviyede üretimine yoğunlaşmış olduğunu anlarız. 1960'lı yıllarda, Anadolu insanını onların yaşamını, iç dünyasını, köyden kente göç edenleri ve gecekondu yaşamını anlatan figüratif resimler üretmeye yoğunlaşmıştır. Bereketli topraklarıyla ve medeniyetler doğuran özelliğiyle; Anadolu'yu bir kadın olarak algılamış ve ürettiği kadın portrelerinde, iç dünyanın aynası olan gözlerin ışığında, bir parçası olduğumuz toplumu tüm gerçekliğiyle yansıtmıştır. Kadınların gözlerindeki ışığın derinliklerinde sadece günümüzün değil, Anadolu insanının geçmiş zamanlardan bugüne uzanan ve nesillerdir değişmeyen acıları, sıkıntıları, sevinçleri, heyecanları ve gelenekleri bulunmaktadır. Nuri İyem sanatı ve sanatçı kişiliğiyle, Türk resim sanatı tarihinin kilit isimlerinden birisidir. Günümüze ulaşan çabalarıyla gerçek bir 'emektar' ve nihayet 'ustaların ustası' olarak çağdaş Türk sanatının önünde geniş ufuklar açmayı başarmış ve verdiği onur mücadelesini kazanmıştır." Velhasıl; Sanat, ölümden sonraki hayattır. Her sanat adamı, devrinin kalabalığı içinden kendisini seçecek , dehasını anlayacak zamanı düşünür. "Ta haşre kadar" sözü, açıktan açığa o gün için yazılmış görünen eski kasidelerde bile en çok geçen tabirlerdendir. Fırtınaya karşı yaprak değil , kökünü toprağın derinliklerine salmış çınar dayanır. cemaat.com

ebelemeç sobelemeç

prometheus benimle ilgili bir düşmanlığı olmadığını söylemiş velakin ben bu yaptığının altında yine bir bit yeniği arıyorum. nedir bende ki bu öfke, bu kin ve nefret mana veremiyorum :) halbuki eski metallica albümlerimi kendisine hediye etmeyi düşünmüştüm istanbula misafir olduklarında.. neyse efendim, bizi sobelemiş bizde görevimizi ifa edelim. 1- Tüm bilim adamları(Galileo, Einstein, Newton, Maxwell, Rudherford, Pascal, Buhr ) saklambaç oynuyorlar? Einstein sayıyor diğerleri saklanıyor.Einstein kimi sobelemiştir? bu soru aklıma bir yiğit özgür karikatürünü getirdi. arşimet ve newton konuşmaktadır. newton’ın elinde bir elma vardır ve ağaca yaslanmış elmayı havaya atarak alaycı bir yüz ifadesiyle arşimeti dinliyordur. bu arada arşimet çıplak ve elinde bir hamam tası olduğu halde newton'a der ki: - lan oğlum buraya bak burayaa!! suyun kaldırma gücünü buldum !! newton şaşırmamıştır. sorar arşimete elindeki elmayı havaya atmaya devam ederek... - peki bu ne elimdeki? - bay ipnee… yerçekimini mi buldun lan!?.. - herhalde… sabah graham aradı. o da bişey bulmuş ama söylemedi.. bir anlık sessizlik, ardından büyük bir hayretle tek bir ağızdan: - vay ipneee !!!.. neyse sorunun cevabı bence einstein o sırada izafiyet üzerine çalışıyordur, kime göre ebe kime göre sobe diye darlanırken diğer amcamlar okeye dönmektedirler. ben sadece mızıkçı olduğu için Buhr'u oyuna almayacaklarını düşünüyorum ama mutlaka o yancıdır. durum böyleyse Rudherfort sobelenir. 2- Okuduğunda seni en çok etkileyen kitap? okuduğumda beni en çok etkileyen kitaptan ziyade bir yazı vardır. Dergah dergisinin eski sayılarından birinde rastlamıştım. biz sizinle ne kadar güzeldik isimli bu hikaye beni kendilerine karşı büyük bir aşka sürüklemiştir. ama illa kitap olarak sorulduysa bu soru, lise 1 de okuduğum dostoyevski'nin ezilenler'i beni kâfi miktarda etkilemiş ve hayatımın akışını değiştirmiştir diyebilirim. halen daha Nelly ve Vanya benim için ferhat ve şirin'den önce gelir. bu kitabın çerçevesine giren bir çok sosyal olayda etkilidir bu denli etkili olmasında lakin bunlar konumuz dışanda kalmalıdır. 3- Takip ettiğin dergi? abone olduğum hiç bir dergi yok. her ay kitapçıdan milliyet sanat, cey sanat, rh+ sanat, artist, beşiktaş dergisi alırım. sık olmamakla birikte penguen, leman, lombak vs mizah dergileride alırım. gerçek hayat ve kitap postası abone olmamama rağmen sağolsun her çıktığında gelir, bunları daha bayiiden hiç almadım. burdan burcu hanımı ve asım gültekin'i tekrar saygı ile anlalım. edebiyat dergisi olarak en sık takip ettiğim dergi ise sn. Şair Mürsel Sönmez'in yayın yönetmenliğini yaptığı, bizim dergimiz bir Nokta dır. 4-Günlük gazete? internet üzerinden mutlaka her gün takip ettiğim gazete Sabah'tır, ayrıyetten hoşlandığım tek gazetedir. haricen bazı yazarları dolayısı ile Hürriyet ve Akşam gazetelerine de haftada 4-5 kere göz atarım, yazarları takip ederim. üsküdar temsilcisi çok yakın arkadaşım olduğundan torpilli bir şekilde milli gazete, vakit, yeni şafak ve yeni asya gazeteleride elime ulaşır, bizde göz atmış oluruz. ama işim gereği neredeyse bütün ulusal gazeteler ve bölgemdeki yerel gazeteleri incelerim, incelemek durumundayım zaten. 5- En yaramaz çocukluk anım? ufak çocukken çok usluymuşum gibi klasik bir söylemim olucak. ama ilkokulu bitirmek üzereyken kardeşlerimi kıskandığımdan olsa gerek yeter bu ağır başlılık diye kazan kaldırsamda dişe dokunur ilk yaramazlıklarım lise son sınıf zamanlarına rastlar. çocukluğuma dair bir kaç bişi söylemek icap ederse, m.ihsan ile sanırım 91 seçimleri sırasında - ben o zaman 8 yaşında oluyorum- büyük bir teneke varilin içinde sigara içmeye çalışmamız bunlardan sayılabilir. o zaman beceremedim bıraktım :) sonra lise 2 de içmeye başladım, sıkı bir tiryaki sayılırım şu sıralar. ama en derinlerde olan şey, küfretmeyen çocuk karizmasını yıktığım andır. öğrendiğim ilk küfür olan "s...r git" kelamını eviminizin arkasında kendi kendime tekrar ederken anneme yakalanmamdır. zaman zaman gidip oraya bu öğrendiğim küfürü tekrarlayarak - deli gibi- deşarj olur sonrada kimsenin yanında kötü söz söylemezdim fakat o günden sonra bu artık aile içerisinde alay konusu olduğundan yalnız başımada küfür edemez hale geldim. utanıyorum napiiim :) 6-Tv yapımcısı olsam yapmak istediğim program? bu soruyu uzun uzun düşündüm, sanırım nihat genç'in sky türk'te yaptığı gibi bir program yapmak isterdim. hep ben konuşacağım, kızacam, sövecem, ağzımdan köpükler fışkıracak felan :) bir de bu sabah tv makinasının reklamını görünce oraya konuk olmak istedim birden :) şaka bir yana keşke ben yapmış olsaydım dediğim tek program Metin Uca'nın kanal 6'da başlayıp sonra Star Tv'de devam ettiği sonrada ecevite yolladığı haka dansları nedeniyle yayından kaldırılan -yanlış hatırlıyor olabilirim ismini- Günaydın Türkiye isimli programdır. hatırladıkça içime neşe dolar, hey gidi derim. Sobbelenenler bu kısma öncelike cemil beyefendiyi yazmalı. ardından yusuf efendiyi eklemeli. sonra sayın Ekber N. Necef'i saygıyla anmalı, dün gece epeyce üzdük sanırım kendisini, hakkını helal etsin :) ardından hayal kurma noktasında idmanlı olan arkadaşlarımızı katarak mevzuya, bütün yazarlarından teker teker cevap istemeli. son olarakta kabul buyururlarsa culdesac hanımefendi'yi davet etmeli..

istanblog

yan taraftaki sutuna "yazıhane" isimli bir şiir koyduk ve hemen arkasına içten bir teşekkür iliştirdik. bunu merak edenler oldu, kapımızı aşındırlanlar, sms kutumuzu dolduranlar, e posta ile spam olup yağanlar oldu vs vs. hep aynı meraklı karekterle -ki kendileri verdanadır- yazılı olarak iletilen sorular bu şiirin mahiyeti ve burada ne aradığıdır. mahiyeti, ne için, kime yazıldığı ve sair konular yazarının bilgisi dahilindedir. fakat burdan doğrusu açıklamak lazım ki evet o şiir, cemil beyefendinin kaleminden bizim gazeteyi hazırladığımız mekanda bir gece misafir olmasından sonra dökülmüştür. dahası hem resmi kayıtlara geçerken müessemizin adı olmuştur hem de sanal dünyadaki bu müessesinin adı olmuştur. bu durumda bizim her iki oluşumumuzun daisim babalığını yapmışlardır kendileri. fakat ettiğim teşekkürün bütün bunlarla ilgisi yoktur. dün tatlı yerken, light tavuk göğsü kalmadı diyen garsona gösterdiği anlayış, o halde sağlık olsun diyelim diyerek gösterdiği nezaket tarafımızdan takdirle karşılanmış ve evet işte beyefendi böyle olur diyerek müteşekkir olmuşuzdur. durum budur. tatlı güzeldi. muhabbette güzeldi. yazacak bişi çıktı. holleyy.

Salı, Nisan 4

yalan bu masallar

efendim masal okuyorum bu sıralar. heidi, kırmızı başlıklı kız, pinokyo felan. opet reklamlarından mıdır nedir dilime takılmış, sosyal mesaj verme kardeşim diyorum her defasında yazara. altı üstü bir masal, 4 yaşındaki çocuk senin muhatabın birde. keşke diyorum okumasaydım, cindrella hala aşık olduğum kız olarak kalsaydı, pinokyo haylaz çocukluğum. uykum var diyeceklerimi toparlayamıyorum, demek istediğim o ki, cindrellayı okuyunca heh gecenin köründe dışarı çıkmak mı istersin, kız kısmısının hem ne işi var, oh olsun diye mızıklanıyorum. kırmızı başlıklı kız ise benim için nenesine yardım etmeye çalışan iyiliksever birisi değil de sokakta gördüğü her adamla konuşan hafif meşrep bir dilber oluyor sadece. efendim babanız marangozsa sakın yalan söylemeyin, beni özleyin anacım baaay

hatalar ve şeyler

şimdi gece yeteri miktar uyumuş olmana rağmen öğleden sonra yine müthiş bir uyku bastırıyorda sende bunu baharın gelmesine bağlıyosan, hatayı kendinden başkasında mı arıyorsun demektir bu?