« Home | hüzün ki en çok yakışandır bize » | şimdi değil » | emirganda bir öğleden sonra » | 10 worst album covers of all time » | bir dileğim var... » | hadi anlat bakalım » | yahudiymiymiş » | iktibas [zeynebim] » | bir sms » | ali usta'ma ve promethe.'ye »

düm tekaa düm tek 2

dün çok mutluydum. bugünde hala aynı cıvıklık üzerimde. işte bi yerden giderken diğer yerden geliyor. kılavuz adında bir dergimiz var. güzel bir dergi. edinmek lazım. fayrap ekibi çıkarıyor. sahibi eren safi felan. buna sevinmedim tabi. sayfa 38 de güzel şeyler var benim adıma, ona sevindim.

Bir Salı akşamı atölyesinde söyleşmek üzere randevulaşıyoruz. Kendisini ve atölyesini ilk defa göreceğiz. Gitmeden önce kafamızda bir şeyler kuruyoruz mekana dair elbette. İçeride farklı yaş gruplarından ve farklı mesleklerden olduğu belli olan 10 – 15 kişi ile karşılaşıyoruz. Okay Bey’in az sonra geleceğini söylüyorlar bize. İçeri girdikten sonra gelin şurada fotoğraf çekin sonra içeride konuşuruz diyor. Evet söylemiştik kafamızda kurduğumuz biri gibi değil. Gülüyor, güldürüyor öğrencileri ile şakalaşıyor.

Fotoğraf çekiminden sonra içeri girdiğimizde medya desteği yok kardeşim diye başlıyor konuşmaya :

“Devletin kültür desteği yok. Gelen geçen bütün kültür bakanları palavradan işler yapıyorlar. Kırgın olmadığınızı söylüyorsunuz ama diye araya giriyorum: Kırgınlık diye bir şey yok. Yanlış yazıyorlar diğerleri de. Kırıldığın zaman iş bitmiştir sende. Ölmen lazım. Kızgınım ben onlara. Bir kenara çekildim kırıldım size çalmıyorum artık demiyorum ki, ben hala buradayım ve kızıyorum size. Dergiler olsun diğer medya organları olsun onlar sayesinde biraz duyuruyoruz sesimizi ama buna rağmen insanlara duyurmak çok zor. Kaos şehri İstanbul. Millet balkondan atıyor kendini.Medya ayrı bir alem zaten. Etilerde barlara düşmüş müziklerin peşine düşüyorlar. Barda geçen hayat bırak orda kalsın. Oralar için bir gazete çıkarırsın orada yazarsın. Ulusal medya çok büyük bir hata yapıyor. Temizleyemeyecekler bunu.”

“Hükümetin bulamadığı yolsuzlukları takip etmeleri toplum yararına kabul ediyorum. Polisiye işleri iyi yapıyorlar. Bu şekilde çok yardımları var. Ama diğer taraftan bu gazeteyi satmak için ilk sayfaya Sibel can’ı koyuyorlar. Elindeki gazeteyi göstererek Kaya Çilingiroğlu, Hülya Avşar okumaktan da seyretmekten de bıktık, yeter artık. Yozgat’ta, Kayseri’de oturan adamın ne alakası var Hülya Avşar’la. Onların böyle bir yaşamı yok ki. İstanbul’un genelinde bile böyle bir yaşam yok. Birkaç sokak böyle yaşıyor bununla ilgileniyorlar. Ayıp bu yapılanlar.”

Usta müzisyenin bu yakınmalarının ardından soru cevap kısmına geçiyoruz. Salondan mütemadiyen gelen davul sesleri bizi biraz zorlasa da devam ediyoruz.

“Annem klasik Türk müziğine düşkündü. Kendisi ut ve cümbüş çalardı. Öyle olunca da, çok küçük yaşlarımdan beri ondan dinlediğim Türk klasik müziğine aşinalığım var. Evet, öncelikle klasik Batı müziği eğitimi veren Ankara Akademi’ye devam ettim. Orada klasik Batı müziğine özgü vurmalı çalgılar eğitimi gördüm. Davul çalmaya 1956’da Ankara’da bir dans orkestrasıyla birlikte başladım ve 16 yıl boyunca sürdürdüm. O zamanlar dans müziği Arjantin, Brezilya, Küba, Ispanya ve öteki ülkelere özgü farklı Latin türlerinin bir harmanıydı. Dans müziğinden önce caz yaptığımız gibi, gecenin ilerleyen saatlerinde yine caza döndüğümüz de oluyordu.”

Hayatında hiç, yeter artık konuştuğum susayım biraz da der mi insan?

Türkiye’de 1960’larda dans müziği orkestralarında çeşitli programlardan sonra Okay Temiz’in müzikal kariyeri açısından çok önemli olan İsveç macerası başlıyor. 23 sene boyunca İsveç’te farklı ülkelerin başarılı müzisyenleriyle çalan Okay Temiz için yabancı bir ülkede geçen ilk yıllar hiç de kolay olmamış. Binlerce konser bir o kadar festival, yetiştirilen yüzlerce öğrenci ve seminerler. Nasıl dayanıyor Okay Temiz bu tempoya ve Avrupa’ya giderken kurduğu hayalleri gerçekleştirdi mi merak ediyoruz. Son derce mutlu ve gururlu bir şekilde menajerliği, şoförlüğü her şeyi biz yapıyoruz bu saydıklarının yanı sıra. Aletleri kurma toplama işleri dahil olmak üzere bizim burada yaptığımız işlerin hepsini Avrupa’da şirketler yapıyor diye yakınırken başlıyor eski günlere dönmeye: “Kısmen söyleyebilirim başarılı olduğumu. Xaba grubunu ben kurdum. G. Afrika dilinde Allah anlamına geliyor. Onun için müzik yapıyoruz yani. Elimde G.Afrikalı müzisyen arkadaşlarla çaldığımız yüzlerce bant var, arada bir takıp dinliyorum. Ne güzel şeyler yapmışız diyorum. Ama bu bitti artık güzel şeyler yaptık kenara çekilelim anlamında değil tabi. Artık tamam her şeyi hallettim bitti kenara çekiliyorum diyen müzisyen yalan söylüyordur. Konuşmak gibidir müzik. Hayatında hiç, yeter artık konuştuğum susayım biraz da der mi insan? Müzik daha da kötüdür hatta. Yemek yemek, su içmek gibi senin bu sorduğun tempo. Bıktım diye bir riyakarlık olmaz. Biz ölene kadar çalacağız ve iyi şeyler yapacağız. Hem biz kendimiz için yapıyoruz. Bu yüzden çok rahatız, bir sürü olumsuzluk var ama çalmaya bu sayede devam edebiliyoruz. Ülkem için müzik yapıyorum, bayrağımı göndere çekeceğim falan diyen yalancıdır. İnsan kendisi için yapar müziği.”

Firmalara takım ruhunu geliştirmeleri için ritim dersleri veren Okay Temiz'in aklına bu fikir kriz döneminde gelmiş. Çalışanları bu sayede yöneticileriyle, patronlarıyla yakınlaştıran ritim çalışmaları motivasyonu da arttıracağını düşünmüş.Bugün de ritim eğitimlerine devam eden Temiz, bazı çalışmalarında kime hangi enstrümanları vereceğine onların fonksiyonlarına göre karar veriyor."Mesela çan ritimde çok önemlidir" diyor: "Çok kolay gibi gözükür ama tüm ritimi veren odur. Hem sembolik açıdan hem de 'çalışanlarını sen yönet, ritimi sen ver' diyerek genelde direktörlere çan veriyoruz. Çünkü çan çalan grubun lideridir. Tumbaları yan direktörlere, departman şeflerine veriyoruz. Bongolar agresif çalarlar. Atak çalınır, heyecan verir. Bu nedenle onları genellikle kreatif ekiplere veriyoruz. Marakasları da pazarlamacılara veriyoruz. Çünkü onlar sempatik, çekici, gösterişli, konuşkan olması lazım. Sunum yeteneği olması gerekir onlarda. Amaç o adamlarda müzik yapmayı öğrensin değildi zaten."

Ne tür tepkiler alıyorsunuz diyorum. Büyük depremden 8 gün sonra gittikleri bölgeyi anlatmaya başlıyor: “Yaptığın şeylere göre değişir. Depremde mesela çocuk en yakınlarını kaybetmiştir, psikolojik olarak zor durumdadır. Ona bir şey çaldıramazsın. Ritimleri deşarj aracı olarak kullanırsın Biz orda müzik yapmadık zaten. Orda darbukaları resmen dövdüler, müzik falan değildi o. Elleri kan içinde kaldı. Şuursuzca, isyankarlıkla vurdular. En yakınlarını kaybetmişler, ailelerini özlüyorlar tabi.

Atölye de ne ola ki?

Gerçekleştirmek istediği projelerinden birisi olan “Ritim Okulu”nun temellerini 1972 yılında İsveç’te kurduğu “Ritim Atölyeleri” ile başlatan Okay Temiz, atölye çalışmalarını çocuklardan yetişkinlere geniş bir yelpazede sürdürmüş. İsveç`te 1974 yılında spastik çocuklarla devam ettirdiği atölyelere 1990 yılından itibaren 5 sene boyunca Finlandiya`da devam eden ünlü sanatçı, Türkiye`deki “Ritim Atölyeleri”ne ise 1998 yılında Kemer Country`de küçük bir grupla başlar: “Ritim duygusunun gündelik hayata egemen olduğunu hepimiz duyumsuyoruz. Her şey belirli bir düzen ve kendine ait bir uyum içerisinde sürekliliğini devam ettiriyor. İnsan yaşantısında ritim duygusunun etkisi çok fazla.” Okay Temiz kendi kurduğu Ritim Atölyesi’nde değişik yaş ve meslek grubundan öğrencileriyle “ritim öğretisi”ni paylaşıyor. Öğrenciler, enstrümanlarıyla müziğin ritimine kendilerini teslim ederken dış dünyanın yoğun temposundan silkinerek kısa da olsa rahatlama fırsatını buluyorlar. Okay Temiz gündelik hayatla ilgili problemlerin Ritim Atölyesi’nin kapısından içeri giremediğini söylüyor: “Buraya gelenler içeri adım attıklarında dışarıdaki trafiği, hava kirliliğini ya da stres kaynağı olabilecek her türlü konuyu unutuyorlar. Bazılarının kulakları tıkalı, duyduğunu algılayamıyor. Algılayan eline tatbik edemiyor; refleksi açılmamış. Burada bir sürü yetiyi geliştiriyoruz. Öğrenciler farkına varmadıkları yeteneklerini keşfediyorlar.

Atölye lafını Türkiye’de ilk kullandığım zaman alay ederek ne yapıyorsun sen dediler. Alet mi yapıyorsun diye sordular. Fransa’da, Avrupa’da yüzyıllardır atölye diyorlar, biz fabrika mı diyeceğiz. Kendine göre bir ortam kurarsın, karmakarışıktır her yer, çamurlar bir yandadır, tuvaller başka bir yanda, davulları darbukaları gelişigüzel dağıtırsın ortalığa çalışırsın. Bir şeyler üretirsin sonucunda da.”

Ritim nedir diye şapşal bir soru soruyoruz: “Pat diye izah edilmez ama seslerin zaman içinde dağılımıdır diyebiliriz. Zamanı tutamıyoruz ve zaman bir düzen içerisinde akıp gidiyor. Bu bir ritimdir işte. İlla müzik değildir yani. Doğduğumuzdan itibaren bir ritim var. Ritmi sadece bu vurgudur dersen rüzgarın sesini müziğine ekleyemezsin. Bilgisayarlara müzik yaparsın. Çok geniş görmek lazım müziği. Traktörlerle motor sıkletle müzik yaptık mesela. 1500 motorla çalıştık 22 traktörle koca bir tarlada beraber çaldık. Megafonla işaret verip gaz verdik. Ama biz bi şirkete gittik BMW motorları getiriyorlar, yapalım böyle bir şey dedik kabul etmediler, gittiler Latin müziği getirdiler ne alakaysa.”

Müzik hocaları da geliyor Okay Temiz’e. Hocaları eğitiyorlar. Onların da gidip küçük çocukları eğitmesi kadar güzel bir şey olur mu?

Sanat okulunda torna tefsiye okumuş bir adam olarak müziğin içine girmiş birisiyim. Salata yetiştirecek halim yok ya!

Okay Temiz’in bir diğer tutkusu da enstrümanlarını kendi yapması. Magic Piramit, Bakır Davullar ve Artemizler bunlardan sadece birkaçı. Konserlerinde değişik enstrümanlar kullanarak sahnede farklılığını bir kez daha ortaya koyuyor Temiz. Eşi benzeri olmayan müzik aletleri her ne kadar insanlar tarafından başta yadırgansa da sonradan büyük ilgi odağı oluyor: “Sanat okulu mezunu olduğum için aletlerimi yapabiliyorum. 1970 senesinde dev darbuka yaptım. Davullarımı da zevkle kendim yaptım. Bana sen manyak mısın Okay dediler. İnsanlar yeniliği kabullenemiyorlar çünkü.Aldığın aletlerin çoğu bozuktur. İstediğin gibi değildir yani. Bugün saksofon bile alsan bütün iyi saksofoncuların hepsi uğraşır gider tamirciye düzelttirir. Aletten alete fark eder sesler. Birde kişiden kişiye değişir. Almak istediği ses o değildir. Sonuçta kendi isteğine göre değil fabrika ustasının isteğine göre yapılmıştır. En iyi marka piyanolar bile değişik ses verir. Kaldı ki bizim yaptığımız küçük küçük şeylerdir. Davulu değiştirmedik zaten. Bir de sanat okulunda torna tefsiye okumuş bir şeyler makineler yapmak isteyen bir adam olara müziğin içine girmiş birisiyim. Salata yetiştirecek halimiz yok ya. Ben küçükken müzisyen olacağım demiyordum, mekanik bir adam olurum diyordum araba dizaynı falan yapardım sanıyordum. Okulda da davul istemedim, trompet istedim diş yapım uygun değilmiş, trombon istedim kolun kısa dediler demek ki davulda talebe yokmuş bizi oraya yolladılar.”

Hem batı, hem de doğu ritmini çok iyi bilen bir sanatçıyla konuşuyorsanız batının "ritim" anlayışı ile doğunun "ritim" anlayışı arasında gözle görülür farklar var mı diye merak edersiniz mutlaka. “Doğu ritmini ülkemizde hep yüzeysel olarak biliyoruz ve kullanıyoruz. Arabeskçiler bilhassa o darbukaları falan hep yanlış aldılar. Hiçbir zaman incelemediler. Bu ritim Lübnanlı mıdır, Kahireli midir, Şamlı mıdır kimse bilmez, hepsine birden Arap ritmi derler. Cahil bir çoğu ritim konsuunda . Bunları bilmek için müzikolog olmak lazım tabi. Çoğu şeyi ben bile anlayamıyorum. Bu adamlar bilmeden aldılar yaptılar. Ritim olarak ise Arap müziği çok iyidir. Ümmü Gülsüm dünyanın en büyük şarkıcısı, şimdi Lübnan da Feyruz var.”

İnsanın içindeki sesi dinleyerek; tutkularının ve doğru olduğuna inandığı isteklerinin peşinden koşması cesaret ve azim gerektirir. Okay Temiz her zaman hissettikleri ve inandıkları uğruna fedakarlık yapmaktan sakınmayan; mücadele etmekten kaçınmayanlardan. Askerlik yıllarında yaşadıkları adeta bu özelliğini kanıtlıyor. Yedek subay olarak davul çalamayacağını öğrenen Temiz, subaylık hakkından vazgeçmek için üst üste müracaat ediyor ve sonunda er olarak askere kabul ediliyor. Okay Temiz tebessümle hatırlıyor o yılları: “Yedek subay adam ordu evinde, düğün salonunda davul çalmaz dediler; ben de hakkımdan feragat ettim. Türkiye’de herhalde bu bir ilktir; yedek subaylıktan vazgeçip er olarak askere giden. Çünkü müzik yapmak, davul çalmak için benim kadar deli bir adam daha gelmiş değil. Başlıyordum orduevinde öğlen 12’de, öğle müziği, akşamüstü çayı, düğün derken sabah dörde kadar çalıyordum.”

Okay oğlum iyiydin bu gece demesi en büyük ödüldür

Her albümünüzde bir yenilik, bir deneme, bir arayış var. Albümlerinizin birbirine benzemediği konuşulur hep. "Aramak" sizin için bir yaşam tarzı mı? Yoksa günün birinde aradığınızı bulma ihtimaliniz var mı diye muzipçe bir soru yöneltiyoruz: “Öyle bir şey olamaz. Buldum dediğin an bittin zaten. Bu müzikle alakalı değil hayatla ilgili zaten.

Araba kullanırken bile caminin üzerindeki motifleri incelemeye çalışıyorum. Çoğu müzisyen çıkayım çalayım paramı alayım derdinde. O yüzden ben bu yaşa geldim hala konserden konsere koşuyorum.”

Caz kaynaklarında adı geçen tek Türk sanatçı olmak, dünyanın en önemli müzisyenleriyle çalmak… Aldığınız ödüller derken sözümüzü sert bir şekilde kesiyor: Ödül yok. Bize ödül vermezler. Hiç ödülüm yok. Hindistan’da çaldım bir heykelcik verdiler o ödül değil ki. Bilmiyor musun kelebeği her sene birbirilerine ödül dağıtıyorlar. Her sene aynı adamlar utanmadan da çıkıp alıyorlar. Ödül falan hikaye boş ver. Eğer sen konserden sonra vay be nasıl çaldım diyebiliyorsan yada diğer müzisyenlerle bir aradayken, bu işi bilen biri gelip Okay oğlum iyiydin bu gece demesi en büyük ödüldür. En güzeli budur. Bana bir kaç defa oldu böyle. Dünyanın en büyük saksofoncusu elini omzumda koydu Okay çok güzel çaldın dedi ben pedalları sökerken. Rüyamda görsem inanmam. Her tarafım sıcacık oldu. Bu adamda ne kadar alçak gönüllü ki oturup sonuna kadar dinlemiş. Büyük müzisyenler iki dakka bakıp çıkarlar çünkü. Böyle bir müzisyenin gelip “hey man it’s nice” demesi yeter, biz bunu bekleriz. Kelebek anlamaz ki bizim müziğimizden ödül versin. Sahne arkasında mesela iki tane müzisyen gelip iyiydin be ağabey demesi yeter bizim için.”

Halihazırda 7-8 farklı grupla beraber çalıyor Okay Temiz. Hindistan, Balkan, Mehteran, Afrika. Liste uzun: “Hepsi benim grubum değil. Toplamda benim grubum 4 tane. Diğerlerinin kurulmasında çok yardımım olmuştur, ben olmasam kurulmazdı diyebilirim ama benim grubum diyemem. O kadar değişik müzik olmasına rağmen kafamız karışmaz. Değişik müzikler yaptım. Çingene müziğinden tut alternatif müziğe kadar. Zencilerle, Japonlarla, cazcılarla falan çaldım. Bir sürü tecrübe edindim bu sırada. Avangard müzik en zor olanıdır mesela. Hatırlaman lazım o formları, bir sürü formu bir anda bilmen ve kullanman lazım. Büyük bir bilgi birikimi, tecrübe lazım. 20 yaşında değilim ki kafam karışsın. Klasik müziği seviyorsan ve benimsiyorsan ondaki dinleme disiplinini elde ettiysen işin kolay. İşin temeli pratiktedir, müziğin en başında dinlemeyi bileceksin. Şeflerde fil kulağı vardır derler. Bütün her şeyi duyabileceksin. Gerisi kolay zaten. Her an tetikte olman lazım. Jazz dünyadaki en değerli müziktir, ben de en çok avangard cazdan hoşlanırım. Çalınması öğrenmesi en zor olan müziktir. Fakat bakıyoruz şimdi herkes cazcı. Bir sürü türünü çıkardılar. Bakıyosun çalan çocuğa 18 – 20 yaşında. Aileden gelende bir şey de yok. Oğlum nerden öğrendin sen diye soran olmuyor. Şimdi önüne gelen sanatçı nede olsa, ne diyebilirisin ki kalite anlamı değişti. Ben cazcıyım da demiyorum zaten, hakikati söylüyorum.”

Bütün bunların yanında Türk Müziğinin tanıtımı için büyük bir proje hazırlıyor Okay Temiz. En büyük kızgınlığına da bu bölümde şahit oluyoruz.

“Mistic Meeting diye bir projemiz var. Müzisyen arkadaşların çoğu ile anlaştık. Benim yakın dostlarım hepsi. 2000 senesinde sponsor bulamadığımızdan yapamadık. Sonra Alman bir medyumla Kuşadası’nda tanıştık. Çok ilgilendi. Papayı falan tanıyormuş. Gitti konuştu Vatikanla. Papa demiş ki bu proje Vatikan’da başlasın. Biz kabul etmedik. Bu olayı Mevlana’da başlatmak istiyoruz biz. Konay’da başlayacak,Meryem Ana’nın anısına Efes’te çalacağız sonra Türkiye’den ayrılacaktık. Böyle olunca da Vatikan destek vermedi. Bunu hükümete de sunduk. Tam o sırada karikatür krizi falan çıktı. Biz biraz ara verelim dedik. Sakıncalı olabilir. Medya falan abartabilir. Şu olay iyice bir yatışsın başlayacağız Türkiye’den çıkması ben Türk olduğum için. Bunun politik bir hadise haline gelmesini istemem. Diğer sanatçı arkadaşlarımda hayatta içinde olmak istemezler. Biz medeniyetleri buluşturduk falan diyecekler, yok ya ben müzisyenleri buluşturdum ne medeniyeti. Bu kadar müzisyenin bir araya gelmesi hakikaten güzel bir şey. Kültür bakanlığı kaç Türkçe parça çalacağımızın derdinde. Bir sürü din var, sadece İslam yok.

Sen bizim Okay Temiz’imizsiniz diyor gazeteciler. Siz bana ne verdiniz ki sizin olayım. Ben sizin falan değilim. Bu zamana kadar ne kadar desteklediniz. Ben sizin olmaya başladığım an bittim demektir. Beni İsveç hükümeti en çok destekleyendir. Hiç kimse desteklemedi beni. Annem babam bile psikolog çağırdı çocuk elden gidiyor diye. 10 saat davul çalışıyorum diye eve doktorlar geldi. Ben Türk olduğum için buradayım, kendim için çalıyorum.

Okay Temiz’in müzikal çizgisi hep ileriye dönük; yeniliklere ve keşiflere açık. Sadece Müzikal çizgisi değil, hayata bakışı, yaşayışı.. Denemekten yorulmadan avangard cazın sınırlarını zorluyor; eskiye takılı kalmadan geleceğin ritimlerini müziğinde öngörüyor. Otantik ile elektroniği harmanlıyor; bunu yaparken gösterdiği titizlik ve özveri sonucu ortaya kulaklarımız için eşsiz bir şölen çıkıyor... Okay Temiz’ in müziği kıtaları, sınırları aşarak bütün dünyanın üzerinden duygu dolu ve özgür bir rüzgar gibi esiyor...

söyleşi: Faruk Yücel - Kılavuz Dergisi Nisan 2006 / sayı: 37