« Home | ebelemeç sobelemeç » | istanblog » | yalan bu masallar » | hatalar ve şeyler » | 80'li yıllarda çocuk olanlar için... » | iktibas [029ur] » | hey dostum, derdin ne senin? » | trajedi » | takas » | 100 temel eser, topluca :) »

iktibas [farukyucel]

Ölüm her zaman derin ve manalı bir hadisedir. Hayat mucizesinin hakiki kilidi odur. Ölümsüz olmanın sırrı "toplum" olmakta yatar. Cemaat'te , toplulukta fert gibi ölüm yoktur , süreklilik vardır. Çünkü toplum hayatı, kendisi için olduğu gibi fert içinde ölümü yener. Türkiye'nin soyut çalışmalar yapan ilk ressamlarından İyem, 20 Haziran'da toprağa verildi. Figüratif resmin önemli temsilcilerinden olan ve Türkiye'de soyut çalışmalar yapan ilk ressamlar arasında yer alan Nuri İyem, 90 yaşında yaşama veda etti. İyem hayatı boyunca, toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla ürünler vermişti. 6 bine yakın resim yaptığı söylenir. 1933 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyelerinde çalıştı, Leopold Levy'den dersler aldı. Resim ve sanat tarihi ile ilgilenenler Çallı'nın ve Onat'ın atolyelerinde çalışmak ne demektir iyi bilirler. Genç cumhuriyetimizin yaşlı ressamıydı Nuri Hoca. Resimleriyle Anadolu insanının, özellikle de Anadolu kadınının hayali imgesini bir bellek sorunsalına dönüştürdü. Portre resim geleneğimize yerleşen bir imge repertuvarı oluşturdu. Bağımsız, kendi ayakları üzerinde yükselen, kitlelere mal olmuş istisnai sanatçılardan biriydi Nuri İyem. Sezer Tansuğ: "Modern Türk resminin son kırk yıllık tarihi, pentürün büyük ustası Nuri İyem'le özdeştir. Resmin soylu mahviyeti adına yaşanan bu sürecin bir yanını Nuri İyem temsil etmiştir. Sanatımızda, son kırk yılın kırk ermişler katında bir Nuri İyem vardır ki, resimden nerede bir söz edilmişse onun adı geçmiş, Türk resmi bu süre içinde Nuri İyem'siz düşünülememiştir." diye bahsediyor İyem'den. popüler kültürün hakim olduğu günümüzde, Kazım Koyuncu'unun bile bu kültürün dışında sayıldığı günümüzde Bu büyük Ressam'ı kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Bir haftadır acaba kim bahsedecek diye merakla bekliyorumdum ki "Kim, Nerede, Ne Yazmış?" köşesinde Mustafa Kutlu'nun yazısını gördüm. İşte zamanıdır diye yazıyorum bunları. Resimle ilgilenmiyoruz bu yüzden bilmiyoruz, bilmek zorunda da değiliz diyor bazı arkadaşlar. Mozart'ı bilmek için müzikle ilgilenmek, Da Vinci'yi bilmek için ressam olmak nasıl gerekmiyorsa, milli resmimizin en büyük temsilcilerinden birini bilmek içinde Türk olmak ve topraklarda yaşıyor olmak yeterli olmalıydı. Sanıyorum ki Kanuni'nin Viyana seferindeki başarısızlığı bu topraklarda yaşayan insanlarda "Batı" ya karşı bir öç ve bu öçle birlikte zamanla bir tercih sıkıntısı doğurdu. İslamcı Doğu ile hristiyan batı arasında çektiğimiz bu tercih sıkıntısı Tanzimattan evvel sesini yükseltmeye başladı. Gülhane Hattı'da, Jöntürk inkılabı da, biza ait her şeyi ikiye bölerek , alaturka ve alafranga iki Türk ve iki Türkiye doğuran bu tereddüdü söküp atamadı. Bütün ıslahat hamleleri ve ona ket vuran bütün diğer hareketler bu ayrılıktan doğuyordu. Yanlız kültürümüzü değil yer minderleri ile Avrupa kanepesi , mintan ile batı tarzı gömlek arasındaki ayrılığa bile sirayet eden bu ikilik evimizin eşyasını ve kılıklarımızıda birbirine düşürdü. İslam yani doğu ve batı medeniyetleri arasındaki farkın her iki tarafın savunucuları tarafından aşırı şekilde abartılması yüzünden bir türlü ortadan kaldıramadık bu ikiliği. Bundan yüzlerce yıl önce Kaptanıderya Halil Paşa Rusya dönüşünde " Avrupa'yı derhal taklit etmezsek Asya'ya avdete (dönüşe) mebur olacağız." demişti. Bütün tarihimizde, Avrupa'nın ortasına kadar gittiğimzi halde kendimizi hep haklı olarak ondan ayrı gördük. Çünkü biz Avrupa derken bir kıtadan değil bir kültürden bahsediyoruz. Fikir adamlarımız, aydınlarımız hala Türk muamması için Kant'dan, Hegel'den ve diğer batılı fikir adamlarından cevap bekliyor. Hatta sırf Almanya ve Fransa'da Kemalizme dair yazılan eserlerin 1950 lere belki 70'lere kadar bizden çok olması yerli düşünce kıtlığı ve yoksulluğu bakımından ne kadar utandırıcıdır. Bugün Da Vinci Şifresi sayesinde İtalyan ressamı tanımayan resimle ilgili yada ilgisiz hemen hemen kimse kalmamışken İbrahim Çallı, Hikmet Onat ve en güncel olanı Nuri İyem hala bizim için bir muammadır. Neredeyse 100 yıllık bir cumhuriyete sahip olmamıza rağmen kendi müziğimiz yoktur. Klasik Türk Müziği dediğimiz ( betül.y yakında bir blog hazırlamıştı) müzik Türkiye ile hiç bir şekilde alakalı olmayan Osmanlı Kültürüne ait , sadece etkileşim içinde olduğumuz, geçmişimizde kalan bir sanat koludur. Bu kadar yıldır "bizim" diyebileceğimiz tek müzik tarzı -halk müziğini dışında bırakarak- Mustafa Sandar ve Kenan Doğulu tarzı yapılan müzikler olmuştur ne yazık. Ressamımızı tanıyanlar Nuri İyem'in kadın resimlerini bilirler. Tıpkı O da İngres gibi, tabiri caizse harem sahibi olan ressamlarımızdandır. Ve gene büyük ressam gibi fırçasının altında doğan kadınları bir yığın değişikliğe uğratır. Fakat "O'nun vucuda getirdiği değişikler bütünüyle ayrıdır. Bu kadınların tek başına olanlarında çok defa kendi çırpınışları arasında yakalanmış bir böcek hali vardır" der Tanpınar. Nuri İyem'in değişik renklerde giydirdiği , realiteden uzaklaştırıp acayip, güzel, şüphesiz gene arzu edilir, fakat arzunun yanında bize başka hisler hisler de, acayip bir acıma, hatta bir çeşit katılaşma, talihlerini tabii görme hissini telkin eden böcekler. "Bizim sanat aşkımız bekar bir erkeğin çocuk yetiştirmek konusundaki iştiyakına benzer" der Ahmet Hamdi. Bir taraftan gerçekten büyük sanatkarlarımız olsun, bunları anlayacak beğenecek ve münakaşa edecek bir zevkin bir kültürün oluşmasını isteriz diğer taraftan da bunları ortaya koyacak bütün tedbirlerden daima uzak tutarız kendimizi. Halen mesela Avrupa ayarında yada geçin Avrupayı diğer düşük sınıf ülkelerdeki gibi bir sanat müzemiz yoktur. Olmasınıda açıkcası beklemiyorum yakın zamanda. Müzeyi dolduracak resimlerimizden hiç birini tanımıyoruz ki. Belkide aralarında en şanslı olan Osman Hamdi Bey, türk usulu bir şöhretin sahibir. Erol Aksoy bankasını batırmasa belkide şu anda Kaplumbağa Terbiyecisi diye bir bilgiye sahip olmayacaktık. 1950'li yıllarda yöneldiği soyut anlayış paralelinde ürettiği resimler, onun sanatının üslupla tanımlanamayacağını kanıtlar. Bugün onun soyut resimlerini gördüğümüzde, hangi anlayışta çalışmış olursa olsun sanatın üst seviyede üretimine yoğunlaşmış olduğunu anlarız. 1960'lı yıllarda, Anadolu insanını onların yaşamını, iç dünyasını, köyden kente göç edenleri ve gecekondu yaşamını anlatan figüratif resimler üretmeye yoğunlaşmıştır. Bereketli topraklarıyla ve medeniyetler doğuran özelliğiyle; Anadolu'yu bir kadın olarak algılamış ve ürettiği kadın portrelerinde, iç dünyanın aynası olan gözlerin ışığında, bir parçası olduğumuz toplumu tüm gerçekliğiyle yansıtmıştır. Kadınların gözlerindeki ışığın derinliklerinde sadece günümüzün değil, Anadolu insanının geçmiş zamanlardan bugüne uzanan ve nesillerdir değişmeyen acıları, sıkıntıları, sevinçleri, heyecanları ve gelenekleri bulunmaktadır. Nuri İyem sanatı ve sanatçı kişiliğiyle, Türk resim sanatı tarihinin kilit isimlerinden birisidir. Günümüze ulaşan çabalarıyla gerçek bir 'emektar' ve nihayet 'ustaların ustası' olarak çağdaş Türk sanatının önünde geniş ufuklar açmayı başarmış ve verdiği onur mücadelesini kazanmıştır." Velhasıl; Sanat, ölümden sonraki hayattır. Her sanat adamı, devrinin kalabalığı içinden kendisini seçecek , dehasını anlayacak zamanı düşünür. "Ta haşre kadar" sözü, açıktan açığa o gün için yazılmış görünen eski kasidelerde bile en çok geçen tabirlerdendir. Fırtınaya karşı yaprak değil , kökünü toprağın derinliklerine salmış çınar dayanır. cemaat.com