Salı, Mayıs 30

konağın çöküşü

... nergiz birdenbire sıçradı ve elini göğsüne bastırarak ayağa kalktı. iki eliyle yüzünü kapatarak oturdu tekrar. bu hareketi o kadar şiddetli oldu ki turgut bey ayağa kalktı ve geri çekildi. nergiz'in gözlerinde manasız bir umursamazlık olmasına rağmen halinde öfkeye benzer bir humma vardı. sinirliymiş ve heyecanın doğurabileceği sonuçlardan korkmuş gibi ifadeyle kafasını kaldırıp turgut bey'e baktı. bir şey söyliyecek olduysa da başaramadı. vazgeçti. acaba turgut bey dostluk derecesini sınamak için mi bu telefon numarasını göstermişti? başı bazen yukarı kalkıyor, boynu geriliyor ve kıpırdamadan ayak uçlarına bakıyordu. sonra tekrar sağ eliyle düzelttiği saçlarını yüzünün önüne getiriyor, bir şeyden saklanır gibi sıkılıyor sonra iki eliyle yine arkaya yatırıyordu. koltuğa oturken turgut bey bir sigara daha yakmak istedi. kimbilir daha evvel kaç kere yeltenmişti. fakat her defasında nergiz hanımın ikazından korkup çakmağı boşluğa çakmıştı. - Kalk! dedi nergiz. nergiz'in delirmiş bu adam diye içinden söylendiğine emindi turgut bey. bir kaç kişiyi düşündürecek diye bu numarayı daha fazla saklayacak halim yoktu ya diye kendince savunmalar kurarak ayağa kalktı. çakmağı pantolon cebine koyarak ceketine uzandı. krem rengi atkısını boynuna doladıktan sonra artık nereye gideceklerini bilmez bir halde kısa yada uzun bir yolculuğa hazır görünüyordu. nergiz, turgut bey'den daha hızlı hareket ediyor ve ondan evvel pardesüsüne ve çantasına uzanarak acele ettiğini belli etmeye çalışyordu. turgut bey paltosunu giyindikten sonra itina ile saçlarını şapkasının altına yatırdı. - Gel! dedi nergiz. hızla ayrıldılar salondan. bahçe kapısını kapatırken bir daha konağa baktı turgut bey. avucunu tekrar yüzüne koydu nergiz. ateşini kontrol eder gibi alnına, ensesine ve en son ensesinden tekrar pardesünün cebine. ters yönden esen rüzgarın yaşarttığı gözlerinde manasız bir umursamazlık vardı ama. neydi. ne düşünüyor turgut diye içinden geçirdi. boşver. unuttum. neydi? nereden geldi bu aklına. ona mı sormalı acaba. boşver. zihnimi numaraya kaymaktan koruyacak fakat heyecanımı geçirmeyecek bir şeyler düşünmeliyim. neydi? unuttum. neydi? rakam saymak çok sıkıcı. dur. buldum. hemen yanında yürüyen turgut bey nereye gitmekte olduklarının merakı içerisinde yüzüne baktı nergiz'in. avucunu tekrar alnına koydu nergiz. olanlardan hiç bir şey anlayamamış olmasını buhranlı bir öğleden sonra geçirmesine bağlıyordu. kendi kendine ateşi olduğuna inandırdı. turgut bey'in kolunu tuttu ve acıtmaya çalışarak sıktı: - geliyorsun benimle değil mi? nergiz elini çekti ve turgut bey onun yüzüne bakmadan bir süre geride kaldı. derin bir nefes aldı ve kararlı adımlarla yaklaştı. şimdi turgut bey geciktikleri bir yere yetişme arzusuyla değil, yetişmek zorunda kaldıkları bir yere gecikmemek hevesiyle yürüyor gibiydi. nergiz'in surat ifadesi yumuşamış ve gelmesini ister gibi yüzüne bakmaya başlamıştı. geliyor mu benimle sahiden diyerek rüzgarın savurduğu saçlarını topladı.. nergiz için sonucu meçhul fakat turgut bey için önemsiz olan yere doğru yürürlerken aynı şeyleri düşündüklerini biliyordu ikiside. turgut bey, koltuktan kalktıktan sonra sokağın bu kısmına kadar ki geçen zamanı düşündü. içine temiz bir dağ havası solur gibi iç çekti. bu derin soluk, bu nefis dağbaşı havası, bu hafiflik, bu... - koluna girsem biraz dedi nergiz. nihayet kurtulduğunu hissetti turgut bey. koluna girmesinde bir mani görmedi. ani bir silkinmeyle paltosunun ütüsünü düzeltip kolunu nergiz'in himayesine bıraktı. bu berrak, bu berrak dağ başı aydınlığı, bu ferahlık, bu tazeleniş, bu kurtuluş... acaba ne yapabilirdi? bu işin sonu ne olacaktı? turgut bey kendine ait kararı verdikten sonra, meseleyi nergiz gözüyle dışardan gözlemeye çalıştı. nergiz'in umursamaz bir hummaya tutulmadan önce söyledikleri: "çocukken yakın arkadaş olsakta, arkadaşım hakkında pek bir şey bilmiyordum. bildiğim kadarıyla çekingendi ve orta sınıf bir aileden geliyordu. zeki olduğunu söylememden hoşlandığına eminim. fotoğrafa ilgisi olduğunu biliyorum. turuncu ve krem tonların birlikte olduğu fotoğraflar çekiyordu. tuhaf ve duyarlı mizacıyla oldukça etkileyici cümleler kurarken ben hayranlıkla onu seyrediyordum. hiç birlikte çay içmedik ama. sahiden içmedik. bulmaca gibi, tam olarak bitmesede kaldırıp çöpe atmadım. atamadım değil atmadım. benim fotoğrafımı çekmeyi teklif etmedi hiç, ben de istekli değildim zaten. gençtim, güzeldim de.... öyle değil, kısa bir rüya gibi düşün. sonra arkasından gelen sarsıcı bir uyanış. uyuduğumu anladığım bir andı. gerçekten uyudum ha! şimdi ben ne yapayım. bunu sana sormuyorum. hastalandım sonra ben. her iki yanımdan yapılan iğneler yüzünden bütün gün sızlamaktaydım. bu arada evden her çıkışımda duyduğum korkuyu, kalp çarpmalarını, terlemeleri, arkamdan sarı gözlü beyaz saçlı kel adamların geldiğini hissetmemi nasıl anlatayım sana... bakma öyle, birini incitmeden geçmiş kaç ömür var şurada bana söylesene. neden uyudun nergiz, neden! şu incir çekirdeğini doldurmayacak tatlı dilin nasıl esiri oldun dedim kendime. sekiz gün sekiz gece bekledim. her ezanda bir kez daha tren sesleri duymayı istedim. gitmeyi istedim biliyormusun. gençtim, güzeldim de... sekizinci gecenin sabahıydı. gençtim evet, güzeldim de... kahvaltıdan sonra koridorda biraz yürüdüm. ilk defa yemek yemek istedim onunla. binbir zıt duyguya, en başta hayret ve aşırı korkunun seslerine kapılsam da yinede arkadaşımın hassas sinirini etkileyecek bir laf etmekten çekindim. tren istasyonuna gittim. istasyona karşı durdum. onun bu sesleri işittiğinden emin değildim. işitmiyordu. " burada birden tekrar durdu turgut bey. nergiz sendeledi. uzaklardan gelen bir ses dinliyordu turgut bey. pantalonun cebinden çakmağı çıkardı. kısa bir süre sigarasını aradıktan sonra ilk nefes dumanı üflerken konuşmaya başladı. artık yürümüyorlar, nereye götürdüğünü bilmedikleri bu yolun ortasında birbirlerine olacaklardan pişman olmayacak kadar kararlı bir şekilde bakıyorlardı. bu ikinci ve son derece sıra dışı tesadüften artık memnun olmadığını anlatırken turgut bey, bu numarayı nasıl hala ezberinde tuttuğundan, bu numaranın artık kullanılmadığına kadar bir çok şeyden anlaşılır bir şekilde bahsetti. çenesi çok rahat bir şekilde açılıp kapanıyor, kendinden emin bir ses tonuyla konuşuyordu. başını hafif öne eğerek elini uzattı. tereddütsüz tokalaştılar. nergiz bir daha elini alnına götürdü, sonra ensesine. turgut bey hemen oradan ayrılıp yolun karşısındaki durağa yönelmek arzusundaydı. tam suratını durağa dönmüştü ki gözleri karşıdaki levhaya takıldı. duraktaki reklam alanına görevliler bir afiş asıyorlardı. bir portakal reklamı afişi. bu mevsimde ne portakalı artık, kaldırmalılar bu afişi diyerek hızla durağa ilerledi. atkısını boynuna dolayarak şiddetini artıran rüzgardan korunmak maksadıyla reklam alanına yaklaştı. her dakika biraz daha sokuluyor olsada portakal reklamına az sonra otobüs gelecek ve nasılsa ağır ağır buradan uzaklaşacaktı. boynundaki atkıyı çözüp rahatladı. ...

Pazartesi, Mayıs 29

atlas libas aldım bit pazarından...

ooo n-marmara yeni template yapmışın :p *

gül gübre ister

(necip fazıl'ın anısına ... ) cumartesi günü tiyatroya gitmeden evvel, yusuf abiyi aradım. çiğ köfte yiyelim dedi. cağoloğlunda tarif ettiği adresi bulup ofise girdiğimde masada ihsan süreyya sırma şu olayı anlatıyordu: adnan keskin ile üniversitede oda arkaşayız. o çetin altan'ın yazdığı akşam gazetesini okur ben üstadın yazdığı yeni istanbul. adnan bir gün sizinkiler halkı kandırıyorlar diye elindeki yeni istanbulu bana uzattı. devam etti sonra: üstat masada oturmuş şeriatı anlatıyor, hanımı en ön sırada mine etekli haliyle onu dinliyor. bu ne biçim iş. verecek cevap bulamadım. akşam türk ocağında üstatla yaptığımız toplantının akabinde bir fırsatını bulup bu olayı anlattım ve ben arkadaşıma cevap veremedim. akşam beni bekliyor. uyumayacakmış. ne söyliyim ona dedim. masadakilerden çıt yok. üstat agresif bir adam. ne yapacağı belli olmaz. bi taraftan arkadaşlar bana sitem ediyorlar böyle soru olurmu diye. üstat sakin bir şekilde ama gür bir sesle: biz bir gül bahçesi için uğraşıyoruz. gül büyürken gübre ister, işte o gülün dibindeki bok benim. arkadaşına böyle söyle. bu arada cumartesi günü uzun zaman sonra selim abiyle görüştüm. kendisini ziyadesiyle özlemişiz. hatta sayın yusuf armağan'a katılıyorum, öykülerini kitap yapsın selim abi, bu gençliği fatma karabıyık öyküleri okumaktan kurtarsın :)

Pazar, Mayıs 28

bugünkü falım :p

"Herşey hemen olsun diyenlerdensiniz, ama herkes o kadar hızlı olmayabilir. Değişken ruh haliniz çevrenizdekileri şaşkına çeviriyor. Bugün onayladığınız şeyi ertesi gün ilk kez duyuyormuş gibi davranmanızı çevrenizdekiler kolay kolay kabullenemiyor. Yeni arayışlar içindesiniz. Ama dikkat. Bu arada eskileri kaybetmeyin. Bu günlerde cazibelisiniz ve etrafınızda bir yığın insan var. Ama hepsine güvenmeyin. Baş ağrıları ve mide kramplarına karşı yoga gibi hem bedeni hem zihni gevşeten çalışmalar yapın." meali: evet, hemen olsa keşke diyorum. herkesin bu kadar hızlı olmamasından hoşlanmıyorum ama anlayışla karşılıyorum. değişken ruh halimden dolayı şaşkınmısınız :) yeni arayışlar içinde felan değilim, yalan bu :)) eskileri kaybetmiyorum zaten lanet olsun... bugünlerde cazibeli olduğumu söyleyen tek şey burcum, o yüzden sizlere güvenmeye devam edebilirim. baş ağrılarım için acayip bir hap var. doktoruma burdan sonsuz teşekkürler, yıllardır bu kadar etkilisini kullanmamıştım. ben zaten cıvık bir insanım, yeterince gevşek ve yağlı bir bedenim var. müneccim.com'un katkılarıyla sunduk efendim. iyi pazarlar...

Şşş sus bak sessiz ol

uçuyoruz ne güzel kamikaze...

Cumartesi, Mayıs 27

bu sene şampiyon görelim sizi...

efendim yarın, yani 28 mayıs pazar günü 2-2 olan serinin 4. maçı efes'in sahası abdi ipekçi'de yapılacak. efesin sitesinde saat 16.00 gözüküyor şu anda. NTV maçları yayımlama konusunda sıkıntı çıkardı ve 2. maçı yayımlamadı. biz, yani aramızdaki Beşiktaşlılar takımızı destekliyoruz. efesi geçersek, bu sezon şampiyon oluruz. geçen sene finalde yine efes'e kaybetmiştik. bu sefer rovanşı alalım...

[poetikhars] Kuun - sayınsevgili biladerim...

M. Davut YÜCEL

Başkasının Ölümü

bu akşam saat 19.00, fatih zübeyde hanım kültür merkezi. birlik sahnesinin 250 kere oyanadığı Başkasının Ölümü. herkesi bekliyoruz. hatta cidden gelmek isteyen biri olursa, bileti benden. merve hanım gibi babasından izin alamayanlar olursa yardımcı oluruz :D

Cuma, Mayıs 26

teşekkürler güzel abimler

daha az evvel Kâni Abi bi link verdi. sağolsun, daha yakışıklı kelimelerle tekrar yazacağım felan dedi ama bu kadarı bile yetti bana. zamanlaması harika. tam sıkıntımız çoğalmışken, bu genç bünyeye verdiği gazdan ötürü kendisine müteşekkir olduğumu tekrar burdan ilan etmek istiyorum. o da benim gözlerimden öpüyor hehe :) efendim mevzu bahis link: burda sonra baktım Sayha Dergi bizim için geçmişte de güzel şeyler söylemiş, iyi dualar etmişti tee kayseriden. onlarıda taşıyalım. burda tam bu esnada bi de narsistliğim tutmaz mı :) burda sevgili alexandre bey'e teşekkür ediyoruz, aynı zamanda burda da, sonraa burda da hemen aceleden ilk aklıma gelenleri yayımladım. zamanla güncelleştiririm. şimdi bu narsistlik nerden mi geldi, dün sohbet etmeye gittiğim sevgili Mürsel Sönmez abimiz, olm dedi, cevap ver dedi, benimle 5 soruluk kısa bir söyleşi yaptı. al gastende yayımla dedi sonra. sonra bende bi havalar bi havalar sormayın. zaten bahar gelmiş, bahar mayısla gelmiş, haziran gelince yaz gelicekmiş, temmuzda doğum günüm varmış en güzelinden, felanmış filanmış işte....

"mayıs" geldi, böyle oldu...

/bugün 28 kasım . bugün sesimi tanımıyorum.dilimi anlamıyorum .gözlerinin derinliklerine kadar hiç bakılmamış kadınlar biliyorum.28 kasım bugün , on ay olmuş birde onbir gün.../ 28 Kasım 2001

Perşembe, Mayıs 25

bir gün bir çılgınlık edip :)

"mandalar gece dolaşır" n-marmara mesela şimdi seninle birlikte bir şarkı severiz biz. aslında sen seviyosundur, biz de hep bu şarkıyı dinliyoruzdur. sonra günler aylar sonra tekrar bu şarkı çıktığında radyoda hemen seni hatırlarız. vay be deriz. kral insandı vesselam felan deriz. iyi duygular besleriz, daha bir severiz bu şarkıyı. sonra kafaya dank eder bişi. acaba o neden seviyodu bu şarkıyı. çünkü şimdi biz bu şarkıyı sevenler kervanındayızdır ve başka bir kral insan sırf biz seviyoruz diye sevmektedir bu şarkıyı. her dinlediğinde bizi hatırladığını belirtir. ama ben bu şarkıyı dinlerken başka bir kral insanı düşünüyorumdur. bu kral insan ise bütün bunlardan habersiz, benden sebep sevmektedir bu şarkıyı. hal böyleyken bizim uğruna bu şarkıyı sevdiğimiz kral insan ya dinlerken tıpkı bizim gibi başkasına hürmeten seviyorsa. ve bu hürmetli kişi sizin için pek kıymetsiz biri ise...

Bittiyse söyle, boş yere savaşmayalım Canın çekmiyorsa, yılları boş yere harcamayalım Bittiyse söyle, sevgili rolü oynamayalım Adımız karalanmışsa aşkı boşuna kandırmayalım Yakmam resimlerini odama ışık yaparım emin ol Bu hayat biterken de aklımda hep sen olcaksın

Zorlama gözyaşını akmaz Mecburen üzüntü olmaz Bana bir borcun yok Aşkta telafi olmaz

Çarşamba, Mayıs 24

bazen....

Pazartesi, Mayıs 22

Başkasının Ölümü v0.1

bugünlerde hadi güzel bişi yapalım diye düşündüyseniz, buyurun efendim tiyatroya. istanbul ve çevre illerdeki sayın sevgili arkadaşlarımızı görmek isteriz. Ulvi Alacakaptan 10 yıldır oynadığı bu oyun, dünya'nın herhangi bir coğrafyasında adları değil sadece rütbeleri anılan askerlerin arasında yaşam/ölüm karşıtlığını/içiçeliğini tartışırken, bunu çağdaş bir trajedi şeklinde sunup güldürmeyide eksik etmiyormuş. burasını bende çok bilmiyorum aslında. şöyleymiş böyleşmiş diye yazmaya gerek yok. 89, 93 ve 97 yıllarında oynanmış ve ben o zamanlar açık söylemek gerekirse "tandır keeyyt" demeyen hiç bir şeyi izlemiyordum. bu oyunu benim için kaçırılmaz kılan şey, Alacakaptan'ın 37 yıllık tiyatrocu geçmişimde beni en çok etkileyen oyundur diye beyanat vermesidir efendim. e ne var yani bütün tiyatrocuların hayatlarında çok etkilendikleri bir oyun vardır, hepsini izleyecekmiyiz yani demeyin. sanıyorum ki hiç biri Mohksen Mahmelbaf'ın yazdığı bir oyun değildir. bu da çok önemli değil, Ulvi Abi'nin mesleği oyunculuktur, hayatta da oynayan biri değildir... devamı birlik sahnesi diye bir şey var kuzum, diyor ki bu sahne: gelin izleyin beğenmeyin, paranızı isteyin ödeyelim. ama gelin. davete icabet etmeyen iyi bir insan değildir. iyi insan "çağrıldığın zaman erinme, çağrılmadığın yerde görünme" insanıdır. akşam ben kapıda yoklama yapacam, gelmeyenleri 28 mayısta ( yok idam etmicem, mayıs darbesi ile karıştırdınız siz) ehem şey 28 mayısta burda ilanen duyurup kınıyacam. bazen bazı şeyler vardır, orada bulunmak gerekir ve bulunmak yeterlidir.

sağ eller havaya, pırlantalar buraya :)

hep beraber yarından tezi yok, sirkeci postahanesinin önüne gidip eylem yapıyoruz arkadaşlar. sayın sevgili modacımız cengiz abazoğlu'nu bu davasında yalnız bırakmak bizim gibi gençlere yakışmaz. bu rezalete göz yumamayız. nedir bu, cillop gibi kızların hiçbirinin bacağını göremiyoruz. ne anladık böle gençlik bayramından. hükümeti telgraf manyağı yapalım. haydi, oturmayın miskin miskin.. "mini etek isteriz, transparan buluzlar isteriz" , "kız anası, kız babası, kalksın şalvar modası" , "Türk genciyiz biz, çekeriz cefa, tayyip başkan bizi mini etekten ayırma" diye ben pankartlar hazırlarım dertlenmeyin siz... "CENGİZ ABAZOĞLU: Böyle bir moda mı olur? Bu laik bir ülkeye hiç yakışmayan bir kıyafet. 19 Mayıs gösterileri asla böyle olmamalı. Sonuç olarak bu gösteriler görselliğe dayalı bir şovdur. Bu görselliği de özelliği genç kızlarımızdaki mini etekler daha güzel ortaya koyar. Hareket imkanı sağlar. Şalvar yanlış bir tercih. Bu bir giyim zevkiyse lafım yok. Ama bu bazı zihniyetlerin dışa vurumuysa; insanların söyleyecek çok şeyi olmalı."

sırma bıyıklarımı, sürsem nerelerine :)

dürüstlüğün erdem sayılması, otomobillerin direksiyonunun ekstraya girmesi gibidir. neyi bildiğimizle değil ne kadarını kanıtlayabildiğimizle ilgilenen bir dünyada yaşıyorsak, içimizden birileri şerefsiz demektir. bildiğiniz bir şeyi söylediğinizde, sadece bildiğinizi beyan etmeniz yetmiyorsa eğer, o ortamda bir ahlaksız yalancı var demektir. ve bu kişi çok büyük ihtimalle sizsinizdir. kanıtlama eylemi, insanlık onuruna vurulmuş en büyük darbelerden birisidir. beni sarsan en büyük roman dostoyevski - ezilenler'dir. "üzerime atılan bir iftira sonrasında kendimi savunacak kadar soysuzlaşmadım" bir ufak alıntı... biraz düşünün, çok adi bir durum. cidden.

yukarıdaki yazıyı yayımladıktan sonra artan sorular üzerine yapılan açıklamadır: bu yazı kimseyi hedef almayan bilakis çok masumane bir şekilde izlediğim bir tv programı sonrasında esinlenerek çalakalem yazılmış bir kaç cümleden ibarettir. hiçbir kurum ve kuruluşla organik yada inorganik bir bağı yoktur. ima etmek, söyleyecek sözleri olmayanların yada söyleyeceklerinin arkasında durmayacakların başvuracağı bir eylemdir. kızım sana söylüyorum, sende boş durmaz lafı nasılsa geline taşırsın mantığı ile hareket etmek ise hastalıklı bir bünyenin başvuracağı yöntemdir. bahar gelmiş, sarı laleler alalım birbirimize. hasta olanlara kolonya ve meyve suyu kafidir. (00:25)

Cumartesi, Mayıs 20

inanıyorum, ben robocop'um :)

teşekkür ederiz sevgili cul hanımefendi

insan insana inanmalıdır...

  • insan insana inanır. inanmalıdır. bazen yalan söylediğini bilir yine inanır. yine inanmalıdır. aldanır insan. aldandığına inandığında aldanır. inanmadığında yanlış olduğuna, doğrudur o. deniz ikiye ayrılacaksa, ayrılacaktır. elinde asa olduğuna inanır insan. deniz ikiye ayrıldığında. beynin bakirdir, bedenin orospuysa.
  • iyiyim dediğimde inanıyorsunuz. bana en çok inandığınız zaman nasılsın diye sorduğunuz zamanlar. iyiyim. peki iyi geceler o halde. inanıyorsunuz nasılsın demeyi düşünürken bile. bana en katıksız inandığınız zaman ben hep iyi oluyorum. devrik yazdığım zaman siz nasılsın diye sormuş ben iyiyim demiş oluyorum çoktan. çoktan peki iyi geceler deme vakti gelmiş oluyor.
  • endülüjansımız ne kadar çoksa o kadar inanırsınız sıcaktır cehennem diyenlere. çok mağruruz biz. nasılsın dediğiniz zaman yine iyiyiz deriz.
  • önümüzde musa varmış gibi, hapşurdukça çok yaşa der gibi peki iyiyiz. ne kadar hasan şaş'sak biz o kadar marcio nobre'siniz aslında. biz sizin arkadaş olduğunuza inanmak isterken, siz bizim scipio * olduğuuza, tarlanızın tuzu olduğumuza inanırsınız.
  • insan robocop olduğuna inandıkça, robocoptur. nasılsın denmişse bu gün bir yerlerde, peki iyi geceler deme vakti gelmiş demektir.
  • güle güle demek için, iyi olduğuna inanmalıdır insan. iyiyim diyebilmelidir. tekrar görüşeceğiz diye yolculuğa çıkar insan. giden üzülendir.
  • yolcu ten'dir, eğer yollar bedense..*
* Hilmi Yavuz / Yolculuk Şiirleri / Yolculuk ve Gül / Can Yay. 2002 Shf: 14

Cuma, Mayıs 19

müjde efendim

Sayın Ekber N. Necef büyüğümüzün bu yakınlarda, bir ay kadar yakın sanırım daha evvel selenge yayınlarından çıkan çevirisi Oğuzlar kitabının devamı olan Selçuklular kitabı ötüken yayınevi imzasıyla okurlarıyla buluşacak. biz kendilerine çalışmalarından ötürü teşekkür eder, başarılarının ve çalışmalarının devamını dileriz. Selçuklular yazarı: S.G Agacanov çeviri: Ekber N. Necef orjinal dili: Rusça daha evvel yayımlanmış kendisine ait kitaplarıından bazıları: Karahanlılar , Hazar Ötesi Türkmenleri , Şah Hatâ'î Külliyatı

yok daa neler

"üf bu sarı laleler ne güzel bi şarkıymış yau"

Çarşamba, Mayıs 17

çok önemli bi not

fahri ormanlı sayın n-marmara'ya mektup yollamış. uçurtma uçurtalım diyormuş 6 haziranda beykoz çayırında. bu yüzdenmiş bütün keyifleri ve bu yüzdenmiş oblomovla aynı suya girmek istemesi :p

düştü karpuz kapuğu denize

"koşan" şarkıcı o zamanlar bizim için mine değil mirkelamdı. mine koşan'ı tanımayan bünyemiz mirkelam deyince kaldırım, bank tanımaz terden sırılsıklam oluncaya kadar koşardı. teyzemlerle şile civarında bir yerdeydik. çadırları eniştem kurmuştu. bize yakın bir kaç çadır daha vardı. akşam sahilde, kumsalda gençler olurdu, birer ikişer dökülürdü. biz küçükler satranç oynar, tavla atardık. geceleri kumsala gitmenin bizim için anlamlı olmadığı zamanlardı. necip fazılın kendi sesinden kaldırımları dinlediğim gün ibrahim sadri'yi sevmeye başladığım günler yani. şükrü die bi adam vardı. şükrü amca derdi herkes ona. 3-5 yaşlarındaki bi veletin dili dönmediğinden çüklü amca demesi üzerine çay bardağı hesabıyla sattığı çekirdeklere çükçek demeye başlamış ahali. bu hikaye ne kadar doğru bilmiyorum ama yıllardır oralardaymış. çükçek alır, midenizde kurt çıkacak evladım nasihatlerine aldırmadan sabaha kadar yerdik. öğlene kadar uyurduk sonrada. hikayeler anlatılırdı sabaha kadar. azrailden herkesin haberi vardı, cebrailde meşhur bir melekti. diğerleri konusunda bir türlü karar veremezler bana sorarlardı. "bu düdüğü üfüren melek ruhsarmıydı?" sur canım o düdük dediğin şey, meleğin adıda israfil. sonra ne lan bu boş boş oturup bi tek düdük mü çalıyo diye geyik başlardı. hmm demek israf burdan geliyo, boş oturuyo ya kıyamete kadar. hmmm haklısın lan olabilir.. felan da filan... o zamanlar, halk oyunlarımıza felan hip hop değildi. delikanlı olanlar erzurum barı, sarı zeybek felan oynar, hanımkızlar çaydaçıra tarzı şeyler yapardı. diğer çadır komşularımızın yaşıt kızlar ve erkeklerin oynadığı dansa davet oyununu bir türlü oynayamamıştım yine. bu çocuk düdük öttüren meleğin adını bile biliyo dediklerinde karizmatik biri olmuştum. öyle herkesle oyun oynayamazdım. hele bide danyal kızlardan biri dansa davetimi ya reddederse... bütün bunlara rağmen biz o yıllarda 13 yaşındaki kızların "seni benim kadar sevenler, sana benim kadar hasret kalsınlar" dediklerine şahit olmamıştık. çocuktuk biz işte, öyle büyük taklitleri yapıp sigara felanda içmedik. gece vakti kumsala gitmenin ne manaya geldiğini düşünmedik. büyüyecez ve gerekiyorsa biz de gideceğiz nasılsa dedik. o yıl çok fena yanmıştık. teyzem yoğurt sürmüştü sırtımıza. hava kararmaya başlarken serinlediği için üzerimize bir tişört geçirdi. o vaziyette kim yanına gitsek bize mayalanmış hıyar muamelesi yapıyordu. cenaze arabalarında klima yoktu zaten o zamanlar.keyifli geçen son yaz tatilimdi belkide.

Pazartesi, Mayıs 15

octavio değil activia

reklam "kadınlar bağırsak problemlerini anlatıyor" diye başlıyor. efendim bu kadınların herşeyleri ayrı bir problem diye düşünürek izlemeye devam ediyorum. o kadar şuh, hoş, sevilesi kadınlar ki bu reklam yüzleri, hadi canım siz kabız olamazsın diye haykırmak istiyorum. bu güzellik kabız olamaz, çırçır hiç olamaz. kadınların bu kadar büyük bir sindirim - boşaltım problemleri varmış, bizim haberimiz yokmuş. e olmasın bize ne zaten... eskiden, biz yurtta kalıyorduk o eski zamanda çırçır olmak, kabız olmak dost meclisleri dışına çıkmaz bir hadiseydi. bak, biz eskiden de erkektik halbuki. neyse. kendi aramızda alay mevzusu, dışarıda kısık sesle muhakemesi yapılan ve erik, kiraz, çilek, kayısı gibi yemişlerin midemisi bozduğunu düşündüğümüz bir durumdu. olayın prebriotik bir yanı yoktu yani. ve çoğu erkeğin düşündüğü gibi bu erkeklere has bir olaydı, kızlar osurmazdı bile nede olsa. biz bugüne kadar biyoloji derslerinde bile kadınların boşaltım sistemi bu kadar derinden incelememiştik. hatırlamıyorduk bile onlarda böyle bir sistemin olup olmadığını. soran olunca, kitaplara bi bakmam lazım felan diyorduk. heyy gidi heyy. sonra bağırsak problemini anlatan kadın: "ben onu düzenli yedim, o da bana düzenli cevap verdi" diyor. bir şeyin üzerine bu kadar mı gidilir. kepek önleyici şampuan reklamı sanki. zaten bu def-i hacet olayı yeterince mahrem bir konudur, bunu bir de neden çiçek gibi kızlarda yapıyorlara getirip bu kelebeklerin kanadını kırarsın? bir de diyor ki reklamda "doğallığımıza güveniyoruz, beğenmezseniz paranızı iade ediyoruz" kardeşim şimdi gidip ürün müdürlüğüne bilader üç gündür yiyorum bu yoğurdu halen bizim tuvalet tertemiz. oysa ben bu kadar yoğurttan sonra sağnak yağış bekliyordum felan mı diyeceğiz? hadi dedik bunu nasıl ispatlıyacaz. ya müdür arkadaşımız, gözünden belli sen rahatlamışsında gelmişsin derse? yok efendim ekmek çarpsın bi gıdım ettiysem felan... yok iyi şeyler değil bunlar... bu reklamların birisinde sanırım noterde vardı. yoğurdu yiyoruz sonra noter huzurunda... yok daha neler. hani erkekler olarak bizler kızların osurmadıklarını ve tuvalet ihtiyaçlarının olmadıklarını sanarız ya, bu reklamlar ve bu ürünler sayesinde biz nedenini çözmüz olduk şükür. meğerbiz asla yanılmamışız. bu kızcağızların hepisi kabızmışda necip türk milletinin haberi yokmuş. bütün kadınlarımızın sıkıntısı buymuş. öncelikle bu ürünü ezberimizi bozup, bizleri hayal kırıklığına uğratmasından dolayı esefle kınıyorum. velhasıl, o pırıl pırıl hatunlar aslında lafı dolandırarak " kabız olduk sıçamıyoruz, aktivia iyi geliyor" demek istiyorlar. ne kadar ayıp... bu arada fenerbahçe futbol takımını teselli etmek istiyorum ama, çok boktan bir mevzu sonrasında bu olaydan bahsetmek bazı kişi ve kurumlarca yanlış anlaşılabilir, sonra değinelim bu konuya :)

Cuma, Mayıs 12

"Bir şeyin resmini yapmak resim yapmak değildir*"

efendim, bebek güzel bir yerdir. severim kendilerini. bebek yokuşunun hemen kıyısında bir sanat galerisi var, orayıda pek severim. geçen sene çok sık giderdim. galerinin sağındaki yolu takip ettiğinizde yaklaşık bir 30 m sonra bizim halil ustanın atolyesi var. resimlerin verniğini orda attırıyorduk. neyse evin sanat galerisi 2005'de kaybettiğimiz Nuri İyem'in 96 yılında kurduğu bir yerdir. ismini ressamın kızının adından alan galeri, sadece sanat galerisi olmak gibi bir gaye ile kurulmuştur. 9 mayıs'tan beri müthiş bir sergi var bahsettiğim mekanda. Nuri İyem'in çeşitli kolleksiyonlarından derlenmiş eserlermiş sergilenenler. ben daha gitmedim. ama size tavsiye ederim, yolunuzu o tarafa düşürün, hem sahil kısmında şöle güzel bir bahar gezintisi yaparsınız hemde gözleriniz bayram eder. *Nuri İyem

Çarşamba, Mayıs 10

BUZ geliyor :)

bizim arkadaşlardan bir güzel haber daha. 2002 civarı bir yıldayız o zamanlar. sabahları maltepe'de istanbul sanat evi'nin arka balkonunda Özer Kırçak gitar dersi için öğrencilerini beklerken biz m. ali ile poğaca çay eşliğinde kahvaltı felan yapiyoruz. o zamanlarda akvaryumisminde başka bir grupları var. s. seçkin'le beraberler o grupta. ama s. seçkin'nin kulağındaki problemlerinden olsa gerek ayrılmak zorunda kalıyor. aslında ayrılma demesek, üzerine çok eğilemiyor müziğin. sonra yıllar yıllar getiriyor, kemancıda felan sahne almaya başlıyorlar, umut ve aslı ile çalışıyor bir süre. s.seçkin arada bize haberlerini getiriyor, bar programlarına davet ediyor felan. öğrendik ki BUZ ilk albümlerini çıkarmış. güzel insan Özer Kırçak ve arkadaşları, yolunuz açık olsun diyoruz. seviniyoruz, mutlu oluyoruz. sabah gazetesinin günaydın ekindeki roportajı için tık tık

Pazartesi, Mayıs 8

ebelemeç - sobelemeç 2

sağolsun alisarı beyefendiciğimiz nerede bir etkinlik olsa bizi sağır bırakmaz, kör kalmamıza razı olmaz. bir ebelemeç - sobelemeç festivalinde daha birlikte olduk ne güzel. biz genel olarak çok meraklı insanlarız, meraklanırız masalarımız nasıl diye. aynı zamanda bazılarımızda neyim var neyim yok gösterme meraklısıdır. ikisi karıştı birbirine, görmediğiniz bir şey kalmasın, göstermediğim bir şey de... buyurun :) bende birilerini sobeleyeyim, adet yerini bulsun :) evvela, madem öyle diyerek gevhersultan, sonra da ligeia hanımefendi kabul buyururlarsa ve en sonra da kendilerini çok severim, muhabbeti, ilmi, sazı sözü paylaşılasıdır. hiç değilse akşamları bir çay içilesidir. cafe sophia'dan phileossophia'ya sevgili aciz, meczub, platon ve meftun beyefendiler. ricamdır, kırmayınız :)

Cumartesi, Mayıs 6

doğumgünü

biz küçük bir aileydik. bundan 13 sene önce daha da küçüldük. babam, annem, küçük amcam ve 2 kardeşimle beraber 6 kişilik bir aileydik. amcam benden 13 yaş büyük. ben onu uzun zaman abim sanmıştım. amca diyordum, annemin oğlu olmadığını biliyordum ama benim benden büyük kardeşim sanıyordum. dedemi hiç tanımadım, babam 17 yaşındayken vefat etmiş. babam ailenin en büyüğüydü. büyük amcam ısparta'da dişçilik yapıyordu. onu çok özlüyordum. evliydi ve iki tane kızı vardı. onun büyük kardeşim olmadığını biliyordum ama. bizim ailede bayramlar ve kandiller haricinde özel bir gün olmazdı. doğumgünü, yılbaşı, yıldönümü felan bizim için sıradan günlerdi. ilkokul 3. sınıfata öğretmenimiz sayın ayten ılındır yılbaşı dolayısı ile çekilişle herkesin birbirine hediye alacağını söylemişti. ben bu günü unuttum. çok utandım sonra. bana verilen hediyeyi gidip benim vermem gereken kıza vermiştim. bi kalem almışlardı bana, gözüm kalmamıştı yani giden hediyede. bizim evde bayramlarda, bayram namazından sonra hemen camide önce babamın eli öpülürdü. sonra mahalleden bi kaç kişi toplanır birinin evine kahvaltıya gidilirdi. sonra dönüşte annem öperdi bizi. biz bi tek babamın elini öperdik. bir de mahalledeki diğer sakallı amcaların ellerini. babamda öperdi. babamın elini öpmediği kimsenin elini öpmezdim ben. sonra ısparta'dan amcam arardı. önce abisi olan babamla konuşur, sonra annemle, sonra küçük amcamla sonra benimle sonra küçük kardeşimle. en küçük kardeşim daha doğmamıştı. disiplinli bir hayatımız, hiyerarşiye dayalı bir sevgi saygı ortamı vardı. küçükken babam bizimle çok vakit geçirirdi. hatta benim hatırlayamadığım, fotoğrafları görünce şaşırdığım bir çok yere götürürmüş. 3 yaşındayken ısparta'da güllerin arasında fotoğraflarımı hala kıskanırım. çok uzun zaman oldu, 15 sene belki gitmedim oraya. amcam vefat ettiğinden beri. sonra küçük amcam evlendi, 3 tane çocuğu oldu. hepsini kardeşimiz gibi sevdik. bizim eve çok yakın bir yerde ev kiraladılar. yengemde çok sevdi bizi. biz yengemin arkadaşlığıyla yeni şeyler keşfederken, çocuklarda bizim elimizde büyüyorlardı. babam benim ilköğretmenimdir. hala ona çok özenirim. amcamın büyük oğlunu çok küçük yaşlarda, tıpkı babamın bana yaptığı gibi, tutup elinden akşama kadar bir yerlere götürürdüm. o zamanlarda yavaş yavaş dikkatimizi yılbaşları çekmeye başlamıştı. belkide ilk ikilemde kaldığım dönemler. ulvi alacakaptan'ın önderlik ettiği hicri yılbaşı kutlamaları yapılıyordu. miladi olanı bizim evde kutlanmazken hicri olanları coşkuyla kutlanmaya başladı. çevremizdekiler birbirlerinin yılbaşlarını tebrik ediyor ve müzik eşliğinde kapalı spor salonlarında eğleniyorlardı. bende eğleniyordum onlarla beraber, ama kafamda hep soru işaretleri vardı. herhangi bir Allah'ın günü kutsalken diğer bir güne neden yokmuş gibi davranılıyordu. her sene bir kısım insan miladi olanı kutlarken diğer bir taraf hicrisini kutluyordu. bu kafa karışıklığı ile ben anadolu lisesini kazandım. kartal anadolu ihl. yurtta kalmaya başladım. yurtta yakın arkadaşlarımızın doğum günleri oluyordu. hediyeler alınıyor, eğlenceler tertipleniyordu. benim doğum günüm temmuz ayına rastladığından okuldan hiç bir arkadaşım bana hediye almadı 7 senelik ortaokul ve lise hayatımda desek yalnış olmaz aslında. sadece bir kere lise 3 deyken en yakın üç arkadaşım kadıköyde bir cafede bir eğlence tertiplemişlerdi bana. mustafa cK kol saati almıştı. diğerleride bir şeyler almıştı ama hatırlamıyorum şimdi. kol saati halen durduğu için hatrımda kalmış olmalı. bu doğumgünü olayı bize ters bir davranıştı ilk zamanlar. zamanla, yani ben büyüdükçe düşündükçe neşeli bir hal almıştı. beraber eğlenmek için iyi bir fırsattı hiç olmazsa. 16 yaşındaydım yada 17. küçük amcamın telefonun ajanda kısmına, 1 temmuz tarihine kendi doğumgünümün olduğunu yazdım ve alarmını ayarladım. o tarih geldiğinde alarm çalacak ve bakalım amcam bana birşey alacakmı... amcam bana bir kazak aldı. renkleri felan çok hoşuma gitmişti. oda hala duruyor. o yıldan sonra bir şey daha farkettik. amcamın 3 çocuğu vardı ve biz de 3 kardeşdik. ve bizim doğduğumuz aylarda ama farklı günlerde doğmuşlardı amcamın ufaklıkları. böylece birleştirdik doğumgünlerini. ortak bir tarihte annem pasta yapıyor bize gömlek, pantolon nevinden bir şeyler alınıyor ve biz mutlu oluyorduk. babam ise mesafesini koruyor ve katılmıyordu. artık bizim doğduğumuz günler de özel bir gün olarak bayramların ve kandillerin yanında yerini almıştı. lisede kutlu doğum haftası diye bir şey öğrenmiştim. o hafta geldiğinde konferans salonunda etkinlikler olurdu. bir kereden fazla katıldığımı sanmıyorum. içinde doğumla ilgili bir kelime geçsede ben hiç öyle düşünmemiş ve sıkıcı konuşmaların olduğu bir sohbet programı olarak görmüştüm. sonra kuzican o yıllarda bana bir kartpostal almıştı. sadece bana değil, diğer o 3 arkadaşımada. biz 4 çok iyi arkadaştık. şimdi 2,5 , hayrolsun. bundan birbuçuk sene evvel amcamlarla komşu olarak oturduğumuz ilçeden taşındık. istanbuldan oldukça uzakta olan bu ilçeden istanbulun göbeğinde merkez bir ilçeye. ama her hafta sonu amcamlara mutlaka küçük kardeşimle beraber gittik, gidiyoruz. 21 nisanda cuma günü yine amcama gittim. daire kapısında iyiki doğdun yazısı vardı. kapı açılınca balonlar süsler, fenerler çıktı karşıma. nisan, mayıs aylarında bizden ve amca çocuklarından doğan kimse yoktu. amcam ve yengem de değildi. her tarafta iyi ki doğdun yazıları, duvarlarda güzelce hazırlanmış çiçeklerle beslenmiş el yapımı afişler vardı. hayırdır amca ne bu hazırlık dedim. dün 20 nisandı ve biz Muhammed'in doğumgününü kutladık dedi. o gün çekilmiş fotoğrafları gösterdi. babam yine bir kenarda oturuyordu, annem, yengem, kızkardeşim, faruk ekin abi ve amcam. çocuklar pastanın başında. kolalar meşrubatlar. tavandaki kolonda süslü iplerle iyi ki doğdun Ey Nebi yazılı. çok şaşırdım. hiç böyle bir doğum günü görmemiştim. hiç böyle bir kutlu doğumgünü görmemiştim. amcamlar, neden O'nunkinide kutlamayalım bizimkiler gibi demiş. bizimkiler desteklemiş. herkes çok güzel giyinmiş. 12 yaşındaki amcamın kızı büşra en güzel elbiselerini giymiş. 10 yaşındaki ensar kravat bile takmış. en ufakları ibrahim güzel bir tişört altına giydiği kot pantolonu askıyla tutturmuş. her şey usulüne uygun olmuş. amcam anlattıkça yok artık, pes doğrusu demekten alamadım kendimi. hediyede verdiniz mi bari dedim. amcam hiç şaşırmadı, elbette dedi. ben şaşırdım. ne verdiniz dedim. herkes çam sakızı çoban armağanı gönlünden ne koptuysa dedi.

Perşembe, Mayıs 4

"bu eller sizin mi?"

yönetmen arkadaşım m.ali'nin "bebeğim rüzgarla birlikte gitti" filminden sonra çok daha ciddi bir prodüksiyonla çektiği yeni kısa filmi "bu eller sizin mi?" gösterimde efendim. yarım kalan ikinci filmi ise halen çağatayın iyileşmesini bekliyor sanırım :) yapımcı: Salih Seçkin Sevinç ve senoryada m. ali altıparmakla beraber Bilal Eroğlu'nu bir kez daha tebrik ediyor destekliyoruz. oyuncu arkadaşlarıda unutmayalım küstürmeyelim. *izlemek için butonu

kartal feneri yine marizledi :)

bu başlık 1990 yılındaki fotospor gazetesinden. görseli bende vardı fakat evdeki bilgisayarım iki gün önce çöktüğü için yayımlayamıyorum, beşiktaşlı ve galatasaraylı dostlarım kusura bakmasın. dün güzel bir maç oldu. sezonun son fener maçı olması hasebiyle, futbolcularımız olayı 90 dakikada bitirmek istemedi. kurallara uygun bir şekilde ne kadar uzatabiliyorlarsa uzattılar. bizlerde yaklaşık 140 dakika (uzatmalarla birlikte) eze eze, sindire sindire feneri yenerek büyük keyif yaşattılar. dün maçı beraber izlediğimiz m.ihsan'ın duasına hep beraber amin diyelim. "siz bizi sevindirdiniz, Allah'ta sizi, ailenizi, çoluk çocuklarınızı ve dahi torunlarınızı sevindirsin!" maçtan sonra fenerli arkadaşlardan gelen mesajlar genelde bu kupada bizim hediyemiz olsun size tarzındaydı. böyle ucuz kelamlar bizleri ancak keyiflendirir. bu ligde PAF takımla çıksak bile sizi yenebileceğimizi 20 li yaşlardaki mehmet sedef, gökhan güleç, bobo gibi futbolcularımızla göstermiş olduk. anelka, alex, appiah gibileri bir çok anadolu takımlarının bütçelerine eş bir bonservise sahip olabilerler fakat bizim "ruhumuz yeter" bu ligde diğer 16 takımı rahat bir şekilde yenebilirsiniz ey fener, fakat eninde sonunda eğilip yine bizim elimizi öpeceksiniz. ne yapalım herkesin bir kaderi var :)

Salı, Mayıs 2

yine eğlence var bize :)

Aklımda Bir Tek Sen, Fikrimde Bir Tek Sen, Ne Farkeder Kartal, Sen Hergün Yenilsen,Uğrunda Herşeyden Öyle Vazgeçmişken Nasıl Vazgeçerim Beşiktaş'ım Senden
Biz, Cemil büyüdükten sonra birbirimize ilk kez İnönü'de, kapalıda, bir FB maçında Carew gol attığında uzun uzun sarıldık. Ve ikimiz de neredeyse ağlayacaktık. devamı