Cuma, Haziran 30

wunderbar Lehmann

biri bu salak acces kızına düşmeden yürümeyi öğretebilir mi?

Perşembe, Haziran 29

Sayın Fahri Ormanlı'yı göreve çağırıyorum.

Bakırköy'de yayın yapan yerel Vizyon Gazetesi ve sahibi Mahmut Akkoç hakkındaki yüz kızartıcı suçlamalar Sabah Gazetesi'nden Mahmut Övür'ün kalemiyle bu şekilde yer aldı. "Faksta iş merkezinde bir kısım aksaklıklar olduğunu, ruhsatsız işler yapıldığını, bu hususları çıkardığı Vizyon gazetesinde yayınlayacağını belirterek görüşmek istediğini söyledi. Ben de Genel Müdür Nezih Altınkök'le birlikte bürosuna gittim. İş merkezinin ruhsatını gösterdik. Bize esnafların şikayetçi olduğunu söyledi. Ben de esnafların neden şikayeti yasal mercilere değil de kendisine yaptığını sordum. Gazeteci olduğunu, kamu görevi yaptığını söyledi." Görüşme burada bitmiyor tabii. Araya özel telefonlar ve özel aracılar da giriyor. Kümet, ifadesinde bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Son telefonunda Salih Taşbaş'la görüşmem gerektiğini, ileteceği mesajı olduğunu söyledi. Ben de Salih Bey'i davet ettim. Bana, Murat Akkoç'un bazı işyerlerinden böyle şantaj yaparak 20'şer milyar aldığını, benden de bu parayı istediğini söyledi." Nihayet asıl niyet anlaşıldı." devamı için

Çaprazlama Bir Köprünün Ahengi Üzerine

Doğumunun 105. yılında bir Tanpınar Portesi.

“Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpâre, geniş bir ânın Parçalanmaz akışında.”

Ahmet Hamdi, bir yazar. Roman, öykü, şiir, deneme, edebiyat tarihi, eleştiri ve piyes yazarı. Zamanın keskin uçlarını tarihimize doğrulttuğu yılların en büyük şahidi. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe dair yorumlarıyla zamanın olanaklarını değerlendirmeye kendini adamış bir düşünce adamı. Her şeyden önce insana inanmak gerektiğini söyleyen bir romancı, şair kimliği ile dillendirdiği gibi hayatı boyunca herhangi bir tarafın ne içinde ne de dışında kalabilmeyi becerememiş bir aydın. Ve zikzaklı söylemleri olsa bile hayatı ve insanı en geniş anlamıyla tanımaya kendini mecbur hissedecek kadar hisli bir şair.

Mazi ile kırılan bağları en modern şekilde kurmaya, duyuş ve kavrayış şeklimizi değiştirmeye, edebiyatımıza en plastik kudretleri vermek şartıyla halkın, evin, sokağın dilini ve duygularını Yahya Kemal’den feyz alarak eserlerine sokmuş bir adamdır.

Tanpınar, yazdıkları sayesinde insana hep bir adım daha yaklaşabilmeyi umar. Romanlarındaki parçalanmış insanların bir bütün haline getirme isteği bu hassasiyetten kaynaklanır. Hikayeci, şair, denemeci yönlerini plastik sanatlar ve müzikle harmanlayarak düşünce ve sanatı yapay sınırlandırmalar ayrıştırarak engin denizlere bir ırmak misali akıtmak derdindedir. Sadece bir yazar değil güçlü bir sanat adamıdır. “Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlayamıyoruz” diye bağırırak Doğu – Batı karşıtlamalarına ilişkin çok önemli değerlendirmelerde bulunur. “Büyük Garp Musikisinin yanına konabilecek yegane büyük musiki ananesine sahip olan millet biziz.” diyerek gerçekçi çözümlemeleriyle kendisini aynı zamanda bir sanat adamı olarak da gösterir.

En kuvvetli olduğu tarafı ilimle sanat arasında bir ayrım yapmadan bu iki beşeri kültür arasında köprü kurmasıdır. Tarihi ve güncel her türlü olayın edebi derinliğini bulup geniş makaleler yazabilecek kadar kuvvetli bir kaleme sahiptir. Döneminde Yahya Kemal ile birlikte mimariye ilişkin en çok yazı ve görüş bildiren aydın olması, yeni kurulan bir cumhuriyette meseleyi her tarafından yakalayıp yorumlayabildiğinin ispatı olsa gerek.

AB kapılarında olduğumuz şu günlerde ilgimizi çekecek konular hakkında bir çok yazı kaleme alır. Batıya, kendimizden vazgeçmeden ama kendimizi değiştirerek katılalım diyerek özellikle Türk’ün egzotik bir şarklı olarak kalmasını isteyenlere karşı 1934’de halen daha tazeliğini kaybetmeyecek düşünceler geliştirip ortaya atar.

İstanbul’da doğup İstanbul’a dönmek

19 Haziran 1901’de İstanbul’da doğar. Kadılık yapan babasıyla birlikte Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarında yaşadıktan sonra 13 yaşında annesini Musul’da kaybetmesi ve iki yıl sonra babasının tayini vesilesi ile yerleştikleri Antalya eserlerine yansıyacak kadar derin izler bırakır. Liseyi Antalya’da bitirdikten sonra 1919’da doğduğu şehir olan İstanbul’a Edebiyat Fakültesine dolayısı ile “Tanpınar” olmaya ilk adımı atar. Bu tarihlerde milletin içinde bulunduğu durum, Üniversitedeki hocası Yahya Kemal ve dört yıl sonra mezun olup öğretmenlik için gittiği Erzurum hayatının mayalandığı dönemdir. Sırasıyla Erzurum, Konya, Ankara liselerinde öğretmenlikten sonra iki yıl Gazi Terbiye Enstitüsünde ders verip tekrar İstanbul’a, önce Kadıköy Lisesi’ne sonrada 1933’de Güzel Sanatlar Akedemisi’nde Ahmet Haşim’in ölümü ile boşalan Sanat Tarihi hocalığına getirilir.

Bu yıllardan sonra 1953 yılındaki Belçika, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’yı kapsayan altı aylık Avrupa gezisine kadar İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve mitoloji, Amerikan Koleji’nde Türk edebiyatı dersleri verir. 1939’da İstanbul Üniversitesinde açılan Yeni Türk edebiyatı profesörü, 1942’de tek parti döneminde CHP sıralarında Maraş milletvekili, 1946’da önce MEB müfettişliği ardından tekrar Güzel Sanatlar Akademisinde estetik hocalığı yapar. 1949 yılında İstanbul Üniversitesindeki kürsüsüne hayatının sonuna dek kalmak üzere geri döner. 1955’de Filmoloji kongresi azası olarak Paris’te, 1957’de 14. Müsteşrikler Kongresinde bildiri sunmak için Münih’te bulunur. 1959 yılında bir yıl süreyle Fransa, İngiltere, İsviçre ve Portekiz’de yaşadı. Kalp krizi geçirip vefat ettiğinde takvimler 1962’nin 24 Ocak’ını gösteriyordu.

Bütün tezatlarına rağmen…

Şüphesiz Tanzimat’tan sonra deli gömleği giydirilmiş idrake sahip olan koca bir milletin insanlarına yakın olmak için aynı duyguları besleyip çözümler ortaya koymak icap eder. Daima özgürlükten ve kendimiz kalmaktan bahseden yazılar kaleme almasına, insanı tanımak ve çözümlemek için uğraşarak bunları romanlarına konu etmesine rağmen halihazırda anlamlandıramadığımız davranışları olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi hayatında çok net olarak iki dönem vardır. 1932 öncesi ve sonrası. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde ders verdiği sıralar Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde Türkçe ve Edebiyat eğitimi konusunda ileriye sürdüğü tezlerde lise müfredatından Divan Edebiyatı’nın kalkmasını savunacak ve mezun ettiği gençleri öğretmen olarak çeşitli okullara tayin edecek bir hocanın bu önerisi maziyi inkar etmekle itham edilecektir. Dayandığı nokta ise eski şiirin sevgilinin davranışlarından çok hükümdarın davranışlarını konu ettiğini düşünmesidir. “Sevmez, bir nevi tabi vergi gibi sevilmeyi kabul eder. İsterse iltifat ve lutuf eder… Yine onun gibi isterse bu lutfu ve ihsanı esirger… Kıskanılır fakat kıskanmaz… Eski şiirimizde aşk, sosyal rejimin ferdi hayata aksi olan bir kulluktur.” diyerek insani tarafından çok bir tanrısallık içerdiğinden bahsederek eleştirirken 1938 yılında Bugün Gazetesi’nde “Eski şiirimizi çok defa beşeri olmamakla itham ederler. Halbuki insanoğlunun elinden çıkan her şey beşeridir” der. Bir yıl sonra 6 Eylül’de Aramak’ta “Eski şiirimiz insan zekasının yapabileceği en güzel şeydir” diyerek bir anlamda kendisini yalanlar.

Gençliğinde maziyi inkarla itham edilen Tanpınar, yıllar sonra Pazar Postası sahibi Cemil Sait Barlas’a yazdığı mektupta “Eğer maziyi çok seviyorsam; ona, o güzel, büyük, muhteşem günlere bağlı isem emin ol ki bu, ölülerin bu toprakta ve hayatımızda bir söz hakkı olduğunu düşündüğüm içindir.” diyecektir. Bütün bunların yanında eserlerinde batı ekolü daha ağır basar. Şiirde Valéry ve Malarme daha önceliklidir. Döneminin genel reflekslerine uygun olarak yüzünü çoğunlukla batıya dönmüş ve fakat kaç defa Nailî’den veya Nedîm’den, Nef’î’den parçlar okurken Frenk şairlerini hatırlamış ve dilimizdeki bu güzelliklerin onlar için ideal olabileceğini düşünmüştür. Eski şiirimizde beğendiği öyle beyitler vardır ki Avrupalıların yeni açtığı okullar için örnek olarak okutulabileceğini söylemekten kendini alamaz.

Edebiyat Fakültesinden hocası Yahya Kemal hakkındaki yazılarına baktığımızda gençliğinin ilk yıllarından itibaren zaman ve tarih anlayışı bakımında hocasından etkilendiğini sanırız. Oysa Necmettin Turinay “Ahmet Hamdi ile Yahya Kemal arasındaki asıl paralellik epey sonra belki 1940’lardan sonra sonra ancak sağlanabilmiştir.” görüşünü savunur.

Roman kahramanlarında daima bir kadercilik ve o görünmeyen büyük güce teslimiyet varken kendisinden tam bir ilahi akideye iman göremeyiz. “Allah’a inanıyorum ama tam Müslüman mıyım bilemem.Fakat anamın, babamın dini üzerine ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu umuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum” derken 1951 yılında Aile dergisinde İslam inancı ile bağdaşmayacak şekilde bir tanrı tarifi yapmıştır. “Çünkü Tanrılar, biz onlarda bir kudret vehmettikçe ve buldukça aramızda yaşarlar” Bu tarifi kendisi için yada halka ilişkin yapması fark etmez, Müslüman olduğunu sandığı –kendisi ve halk- kesimin tanrı anlayışını kendince tarif etmektedir.

Sevinç gözyaşlarıyla demokrat olamayan Tanpınar

1930’lu yıllarda başlayan milletvekili olma hevesi nihayet 1942 yılında vuku bulur. Artık CHP rozetiyle Maraş sıralarında vekillik yapacaktır. Hayatının bütününü nasıl bir tarafa oturtamıyorsak bu vekillik olayı da kafamızda soru işaretleri bırakmaktadır. Biz böyle bir arzunun temelinde maddi problemlerle boğuşmaktan kurtulup kafasındaki eserler üzerinde daha rahat çalışma isteği yattığını düşünüyoruz. Tek partili dönemin son üç yılı vekillik yaptıktan sonra 10 yıllık bir Demokrat Parti iktidarı yaşar. Hilafetin kaldırıldığı gece sabaha kadar uyumadığını söyler ancak O’nu uyutmayan sebep nedir bunu da bilemiyoruz. Menderes iktidarında da geceleri uyuyamadığını düşünmek gerçeğe yakın bir hayal olsa gerek. Zira bu süre zarfında hiçbir zaman iktidarla anlaşamayacak, legal yada illegal yoldan bu iktidarın devrilmesini temenni edecektir.

Bir fikir ve sanat adamı olarak ne kadar cazibeli de olsa, Menderes ve arkadaşlarını 17.yy Osmanlı Paşalarına benzeterek “soyguncu” diye hitap ettiği hükümet üyelerinin ve bilhassa Başbakanın idamından bile tatmin olmaması şaşırtıcıdır. 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesindeki yazısında “Sade yaşayanları değil, gelecek nesilleri de mahkum eden bu cürmü kim ve hangi karşılıkla ödeyebilir. İdam cezası mı? Hepimiz öleceğiz. Burada Dosteyevski’nin Camus’un o kadar dahiyane bir ısrarla anlattıkları o son anın azabı dahi benim için manasızdır. Kaldı ki milyonlara fenalık eden bu insanları adalet kılıcı teker teker vuracak. Öldükleri zaman da her şey bitecek, ne ıstırap kalacak, ne de bekleyiş…” diyerek tatminsizliğini belgelemiştir. Bu ne biçim bir öfkedir ki “Abdulhamit’in 33 senelik ihanetine karşı ne alabildik ki bunlardan da alabilelim” diyerek mazlum, zalimin akıbeti ne olursa olsun alacaklı çıkar diyecek kadar intikam hissini doyumsuzlaştırmıştır.

Yine 1960’da darbeden 20 gün kadar sonra kaleme aldığı Suçüstü isimli yazısını “Bundan sonrasını sevinç gözyaşlarına bırakalım” diye bitirir. Bu bayram en güzel bayramlarımızdan biridir, Moğol ordularından sonra eşine ender rastlanacak cinayetlerden birisi; Kabakçı Mustafa’nın bile hayalinden geçmeyecek bir katliam teşebbüsünü arkalarında bırakıp tarihin öbür kapısından geçtiler diye yazar gazetelerde. Darbe sonrasında böyle yazmaya mecbur bırakılmış olabileceğini düşünerek O’nun saygınlığına ve şahsiyetine göstereceğimiz nezaket olacağından biz iyimser bir bakış açısıyla yaklaşıyoruz.

Dar ufuklarda yüzdürdüğü gemiler

Edebiyat dünyasına ilk adımı şiirle atar, sonrasında hikaye ve romana geçer. Şiiri söylemekten ziyade susma işi olarak görmüş, söyleyeceklerini de hikaye ve romanlara saklamıştır. Tanrılara vucut, vucutlara Tanrı vermek olarak anlattığı şiir, tek milli sanattır. Yalnız şiire has olan kendi dilinin malı olma durumuna dikkat çeker. Tercüme ile sevilen şair şiiri için değil olsa olsa düşüncesi için sevilir Tanpınar’a göre. Döneminde uluslar arası başarılara ulaşmış Rilke ve Valéry gibi şairlerin şansının en az iki Avrupa dilini bilmesinin olduğunu söyler. Tanpınar için bir romanın yazarını tanıtmasından daha zordur şiirin şairine şöhret kazandırması.

Örgüsünü veren malzeme yani dil itibariyle hemen herkes için olan bu sanat, aynı zamanda hudutları en dar olan sanattır. Şiirde şöhret yerinde teşekkül eder görüşünü savunmuştur bütün hayatı boyunca. Şiir bir iç kaledir Tanpınar’ın zihninde, çünkü dil, vasıta olarak değil; malzeme olarak kullanıldığında milletin tarihinin, kültürünün kendisi olduğundan onunla yapılan sanat iç kale sanatı olmaktadır.

Her Şey Yerli Yerinde

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan Eşya fışkırmış gibi tılsımlı bir uykudan, Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi. Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak, Serpilen aydınlıkta dalların arasından Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman Sessizlik döküyor yerde yaprak yaprak. Biliyorum gölgede senin uyuduğunu Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin, Yüzünde bir tebessüm, bu ağır öğle sonu. Belki rüyalarındır bu taze açmış güller, Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde. Bitmeden aşk türküsü kumruların sesinde; Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner. Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan. Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda.

Başkasına ait zamanların peşinde geçen yıllar

Birey üzerine yoğunlaştığı eskiler gibi hayat ve kader karşısında ferdin mevcudiyetini kabul etmeyen anlayışa göre kendi roman anlayışı dönemine göre farklılık gösterir. Eserlerinin merkezine oturttuğu insan figürü Tanzimat’tan bu yana süreçleri irdeler. İlk romanı olan Mahur Beste’de Tanzimat yılları, Huzur’da Tanzimat’tan Kurtuluş Savaşı sonrasına kadar yapılan devrimler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’de hemen hemen aynı dönemler, Sahnenin Dışındakiler’de de Balkan Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul ve mütareke yılları sonrası İstanbul anlatılır. Bütün bu <> romanlarında Tanpınar’ın ilgilendiği maziye duyduğu özlem değil salt olarak zamandır, zamana verdiği önemdir. Nitekim Mahur Beste’de Behçet Bey’in yazdığı mektup aracılığıyla Tanpınar “Ne yalan söyleyeyim, bir çok huzursuzluklarıma rağmen ben yaşadığım devirden memnunum. Hiçbir mazi hasretimde yok.” der.

İlk romanlarından itibaren klasik roman yapısı anlayışından ayrılmıştır. Sekiz bölümlü olan Mahur Beste’de her bölümde kahraman farklıdır ve bu şekilde değişik gözlerle yaşama bakar. Romandan daha çok birbirine bağlı öyküler dizisi özelliği taşır aslında. Diğer romanlarında da kişilere göre bölüm düzenlemeleri ve bütün kişilere ayrı ayrı önem verdiğini görürüz. Artık tek kahramanlı romanlardan sıkıldığını belirtir. Dört bölümden oluşan romanın dört ana karakteri vardır: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Kahramanların ortak noktası içinde bulundukları tedirginlik ve sorunlardır. Bu sorunlara rağmen hayata bağlı profiller çizen kahramanların bu durumu, yazarın kendisini yazmasının sonucudur. Örneğin 1940’lı yıllarda aydınlar arasında metapsişik olaylara ve ispritizmaya duyulan ilginin artması Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yansıma bulur. Roman kahramanı Hayri İrdal hayatının bir döneminde İspitizma Cemiyeti’ne üye olmuştur.

Bir olayı anlatmak çok ruh ve düşünce dünyalarını anlatmayı hedeflemiştir ve asıl amacı bir şuur karşılaştırmasıdır. Romanlarda kendisini anlatmasında, yazarın başlıbaşına bir gerçek olduğu düşüncesi önemli rol oynar. Bu düşünceyi devamlı olarak savunur ve köy romanları yazma eğiliminin başladığı dönemlerde de bu çabayı yersiz bularak eleştirir.

Romanlarında ki bir diğer önemli nokta kahramanların konuşmalarıdır. Tanpınar’ın roman ve hikaye anlayışında esas yükü konuşmalar, iki insanın karşılaşmasında şahsiyetler arasında mahremiyet, ihtiras veya menfaat havası oluşturan en basit manadaki konuşmalar taşır. Bu tarz konuşmalara çok fazla yer vermez aslında. Roman denince konuşmanın daha arka planda kaldığı dönemlerde, diyalogdan daha çok iç konuşmayı tercih ettiği ve kahramanın kendisi ile konuştuğu görülür.

Esas olarak romana getirdiği yenilik Huzur ile karşımıza çıkar. Bir günlük süre içinde romandaki kişilerle alalı geri dönüşler yapılır. Bu geriye dönüşler, zaman düzeni gözetilmeden kahramanın aklına geldiği gibi yapıldığından <> denilen özelliği taşır.

Neden Tanpınar…

Tek parti döneminde söylenmesi tehlikeli olan fikirler, birbirine güvenen insanların bir araya geldikleri kahve ve ev sohbetlerinde ağzı sıkı arkadaşlara emanet edilir. Bu dönemlerde harf inklabının sonunda kendilerini iyiden iyiye Devlet-i Aliyye’nin uçsuz bucaksız topraklarının yanında çok daha küçük bir ülkenin vatandaşı olarak bulan ve bunun acısını yüreklerinde hisseden aydınlar haklı olarak bu düşüncelerini karşılıklı olarak dile getirirler. Bu sohbetlerde konu esas olarak Osmanlı tarihi ve kültürü üzerinde yoğunlaşır.

Özellikle harf inklabı geçmişle olan son bağlarını da koparılması anlamına geliyordu. Hep bir ikilem yaşayan ve kendi yaptıklarından bile emin olmayan bu aydınlardan Hasan Âli Yücel bütün kimliği şark olan bir millete garp kültürünü yerleştirme misyonunu yüklenmiştir. Yaşadıkları bu trajik ikilemi itiraf edebilen aydın yok denecek azdır. Bu topraklara son derece bağlı olan Ahmet Haşim’in Araplığı çeşitli nedenlerle yüzüne vurulmuş ve İstiklal Marşı’nın sahibi Mehmet Akif’in Arnavut oluşu sık sık gündeme getirilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın önemi esas bu noktada başlar; çünkü kendilerini değiştirecek şeylere karşı direnemediklerini fakat onlara tamamiyle de teslim olmadıklarını söyleyerek kendisinin ve neslinin yaşadığı dramı itiraf edecek dürüstlüğü ve cesareti göstermiştir.

Kaynakça :

ÖNERTOY, doç. Dr. Olcay, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı Ve Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Anakara, 1984

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Mücevherlerin Sırrı (Derlenmiş Yazılar, Anket ve Roportajlar), Haz. İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir, YKY, İstanbul, 2002

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Haz. Zeynep Kerman, MEB Devlet Kitapları, İstanbul, 1969

AYVAZOĞLU, Beşir, Peyami Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998

Bu Yaka Gazetesi 4. Sayısında Yayımlanmıştır.

Salı, Haziran 27

şakayla karışık Sadri Alışık

Jenice: Çok şakacısınızMr.Turist. Turist Ömer: Evet çok şakacıyımdır. Eskiden takacıydım. Şimdi şakacılık yapıyorum. Jenice: Ne diyorsunuz anlamıyorum Mr.Turist Turist Ömer: Sende çok fiyakacısın diyorum Sadri Alışık için her yılın 5 nisanı uğurlu gündü... Çünkü 5 Nisan 1925'de doğmuştu. 1932 yılının 5 nisanında ilkokula başlamıştı. İki yıl sonra gene bir 5 nisan günü sünnet olmuştu. Askere gidiş ve dönüş tarihleri de 5 nisana rastlamıştı. İlk filmi olan "Günahsızlar"ın birinci sahnesi 5 Nisan 1945'te çevrilmişti. Çolpan'la bir 5 nisan günü tanışmıştı. Bir "5 Nisan" hâtırası fotoğrafın arkasına Sadri ile Çolpan'ın tanışmalarının, evlenmelerinin küçük bir hikâyesini yazmışlardı. Sadri 1925 te Paşabahçe'de, Çolpan ise 1936 da İzmir'de doğmuştur. 1950 yılında Sadri Alışık ile evlenmiştir. Nişan, düğün öyle aceleye gelmiştir ki, bu iki mutlu günden hiç değilse birini 5 nisana denk getirmek istemişse de, başaramamıştır. Çocukları Kerem ise, bu uğuru iki ay gecikmeyle, 5 haziranda doğarak bozmuştur. 5 nisanın uğuru, bir fotoğrafın gerisinde bir, iki silik satır ile artık bir "hâtıra" olmuştur. Turist Ömer: Burası Kasımpaşa'ya yakın mı abi? Mr. Spak: Kasımpaşa'dan bir milyon ışık yılı uzaktayız mister turist! Yeşilçam'ın en eski ve tutarlı karakter oyuncularından biridir Sadri Alışık. Yıllar süren hayat savaşı sırasında, övülerek göklere çıkartılmış, en yakın bildiği dostları tarafından terkedilmiş, mutluluğun sevincini, aldanmanın üzüntüsünü yaşamıştır. Hassas ve içe dönük olan yapısı zaman zaman çok incinmiştir ama her şeye rağmen, oyunculuğunu, kişiliğini herkese kabul ettirmiş ve Türk Halkı tarafından çok sevilmiştir. 5 Nisan 1925 yılında Paşabahçe'de bahçesinde meyve ağaçları bulunan üç katlı ahşap bir evde dünyaya geldi Mehmet Sadrettin Alışık... Tüm aile büyüklerinin ve kardeşi Nevin'in onu Sadri diye çağırmaları nedeni ile, hayatının geri kalan kısmını da hep Sadri Alışık olarak geçirdi... Zeki ve bir o kadar da yaramaz bir çocuk olan Sadri Alışık otoriter bir baba ve gene otoriter bir anne ile büyüdü... İçinde ki oyuna hasret duygusunun ileride oyuncu olmasına neden olacağını ne o dönemlerin küçük Sadri'si ne de ailesi bilemezlerdi elbet. Namaza duran aile büyüklerini, secdeye varamasınlar diye bellerinde ki kuşaktan kapının koluna bağladığını, bahçedeki civcivleri oltayla balkondan yukarı çektiğini, kedilerin ayaklarının altına yapıştırdığı ceviz kabuklarını ve yaptığı tüm bu yaramazlıkları ileride gülerek anımsayacaktır Sadri Alışık... Çocukluk yıllarında Naşit Özcan Tiyatrosu'nu seyrettikten sonra başlayan tiyatro aşkı, okul piyeslerinde ,Cağaloğlu Halk Evi'nde ve şimdiki adı Sadri Alışık Tiyatrosu olan Küçük Sahne'de devam etmiştir... Annesi Saffet Hanım ve Babası Rafet Kaptan'ın oyuncu olmasına karşı olmalarına rağmen, içinde ki bu oyunculuk aşkının sönmesine hiç izin vermemiştir... Ailesi de işin ciddiyetini anlamış ve oğullarına destek olmaya başlamışlardır... Baba Rafet Kaptan'ın ''Sana bir nasihatım, aynı zamanda da vasiyetim olsun. Artık yeni bir hayata atılıyorsun. Bundan sonra ki yaşamında, işini elinle değil, canınla yap!'' sözünü hayatının geri kalanında hiç ama hiç aklından çıkartmamış ve bunu oyunculuk yaşamında hep amaç edinmiştir... İlk filmi Günahsızları 1946 yılında çeviren Sadri Alışık şöhret basamaklarını hızla çıkmaya başlamış ve canı kadar sevdiği tiyatrodan Yeşilçam'a adımını atmıştır... 1959 yılında çevrilen Yalnızlar Rıhtımı adlı filmde 38 yıllık hayat arkadaşı Çolpan İlhan'a aşık olmuş ve aynı sene evlenmişlerdir... Küçük Sahne'deki tiyatro yıllarında çok yakın arkadaşı olan Çolpan İlhan hayatının en büyük aşkı olmuştur... Bu mutlu yuvaya çok zaman geçmeden bir kişi daha eklenir ve Alışık ailesinin oğulları Kerem dünyaya gelir... Kerem ile ilişkisi çok farklı olmuştur baba Sadri Alışık'ın... Kendi deyimiyle ondan kaynaklanan bir hatadır bu... Kendi babasının yaptığı gibi, o da oğlu Kerem'i hep uyurken sevmiştir... Evliliğin ve çocuğun verdiği sorumlulukla işine dört elle sarılmıştır ve ardı arkası kesilmeyen filmler çevirmiştir... Nejat Saydam idaresinde çevrilen ve başrollerini Ayhan Işık ve Belgin Doruk ile paylaştığı Küçük Hanımefendi serisi ile seyircinin dikkatini çekmiş ve sevgisini kazanmıştır... Ancak hiç şüphesiz Turist Ömer tiplemesi Sadri Alışık'ın oyunculuk kariyerinin en önemli adımı olmuş ve sanat yaşamında yepyeni kapılar açmıştır... Turist Ömer karakterinin doğuşu Sadri Alışık'ın asker arkadaşı Ahmet Güzelce'nin verdiği eğri selamdan esinlenerek yaratılmış ve rejisör Hulki Saner tarafından da ortaya çıkartılmıştır... 1951 yılında başlayan ve Ayhan Işık'ın vefatına kadar devam eden Sadri-Ayhan dostluğu beraber çevrilen filmlerle de pekişir... Ayhan Işık'ın başrolünü oynadığı Helal Olsun Ali Ağbi filmi Turist Ömer serisinin başlangıcıdır... Bu filmde Ayhan Işık'ın Turist Ömer adlı bir arkadaşı vardır ve bu rol Sadri Alışık'a ısmarlama elbise gibi uymuştur.. Ona gezmeyi çok sevdiği için arkadaşları Turist adını takmışlardır... ''Turist'' traş olmaz, gri pantolon ,ekose gömlek, delik fötr şapka ve ökçesi basık pabuç giyen bir adamdır... Espri yapar, karşısına çıkanları, sözle, nükteyle ''harcar''... Ama ''Turist'' iyilik sever, yaşadığı andan ilerisini düşünmez, çalışmaz, işsizdir, içkiye düşkündür fakat kadın problemi yoktur.. Karnı acıkınca doyurmak aklına gelir.. Beceriksizdir, bu yüzden de sevimli ve cana yakındır... Helal Olsun Ali Ağbi filmini seyreden seyirciler sinemadan çıkarken ''Helal Olsun Sadri'ye bu filmde Ayhan'ı yedi,toz etti'' yorumunu bile getirmişlerdir... Böylece Ayhan Işık'ın fiyatı o günün parası ile 60.000'den aşağı düşerken Sadri Alışık'ın fiyatı 5.000'den 10.000'e çıkmıştır... Hulki Saner bu filmden sonra Ayşecik Çıtı Pıtı Kız ve Ayşecik Cimcime Hanım filmlerine de aynı tipi koymuştur... Dolayısıyla Erman-Saner firmasının en fazla iş yapan filmleri de 1963'te '' Sadri'li Filmler'' olmuş,1964'te ''Turist Ömer'' adlı film ortaya çıkmıştır.. Bu film Sadri Alışık'a yeni ufuklar açmıştır... Turist Ömer'den sonra en çok konuşulan ve seyircinin en çok sevdiği karakterlerden biri de ''Ofsayt Osman''olmuştur.. Osman Seden'in rejisörlüğünü yaptığı Şaka ile Karışık filminde ortaya çıkan bu tip çok tutulmuş ve Sadri Alışık'ın en çok iş yapan filmlerinden biri de Şaka ile Karışık olmuştur... Ofsayt Osman hayatta hiç gol atamamış, hep ofsayt pozisyonunda kalmış bir adamdır... Beceriksiz fakat çok ama çok iyi kalplidir.. Çizgili beyaz gömlek, kahverengi yelek, kışın da ceket giyer.. ''Turist Ömer''den farkı, birçok şey yapmak ister ama kaderi ve talihi bırakmaz.. Şansı yoktur. Nihayet son serüveninde bir gol atar, yani bir kızın hayatını kurtarır ve mutlu olur.. ''Ofsayd Osman'' tipi yerli film seyircisinin çok sevdiği fakir adam tipidir.. Fakir, haksever, fedakar ve sevmesini bilen adam... Sadece bunlar yüzünden değil Sadri Alışık'ın oyunculuk yönünden sergilediği başarı dolayısıyla da halkın hafızasına yerleşmiştir... Filmlerin ardı arkası kesilmez..Sadri Alışık herkesin çok sevdiği bir star olmuştur... 1966 yılında çevrilen ve Atıf Yılmaz'ın yönettiği Ah Güzel İstanbul filmi de Sadri Alışık'ın en önemli filmlerinden biridir.. İçki yüzünden herşeyini yitirmiş eski bir İstanbul efendisi ile artist olmak için evini, köydeki sevgilisini terk edip fuhuşa sürüklenen Ayşe'nin hikayesini anlatan bu film Sanremo Bodrig Hera Güldürü Filmleri Şenliğinde, Gümüş Ağaç Plakası Özel Ödülünü almıştır... Jön ve kötü adam tiplemelerinden sonra komedi ve dram filmlerinde oynayan Sadri Alışık dört dörtlük bir sanatçı olmuştur... Avare filminden sonra sesinin güzelliği keşfedilen sanatçı, 45'lik plaklar doldurmuştur, seyircinin ısrarı ve gazino patronları tarafında Sadri Alışık show dünyasına da adım atmıştır... Turist Ömer tipini sahnede de şarkı söyleyerek ve espri yaparak devam ettirmiş ve halkın ilgi odağı olmuştur... Bunun yanı sıra ağırlıklı olarak İstanbul için yazdığı şiirlerinin toplandığı bir kitabı da vardır...Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde de okuyan Sadri Alışık çok güzel yağlı boya ve kara kalem tablolara da imza atmıştır... Ayhan Işık ile olan dostluğu, aile yaşantısı ve kişiliği ile her zaman Türk Halkına örnek olmuş gerçek bir sanatçıdır Sadri Alışık... Sanat yaşamı boyunca aile yaşantısından ve karakterinden asla taviz vermemiş bir çınardır... Türk Sineması'nda bir ekol, bir fenomendir icabında... Hayatta ki en sevdiği dostlarından biri olan içki, bir gün ona ihanet edecek ve ölüm döşeğine getirecektir... O dönemin Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal'ın yardımıyla Amerika'ya giden ve ''Mucize Eller'' lakaplı Münci Kalayoğlu tarafından ameliyat edilen altmış beş yaşındaki Sadri Alışık Chicagolu otuz yaşında ki bir gencin karaciğerini taşır... 1994 yılında son filmi olan Yavuz Özkan'ın yönettiği Yengeç Sepeti filminde oynar ve Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır... 1995 yılının 18 Mart'ında yetmiş yaşında iken, ailesine, sevenlerine, canı kadar sevdiği İstanbul'una ve sinemasına veda eder. Bir Ömürlük İstanbul'dan Gitti Gider Şahidi oldum Terkini kaydına İstanbul'un Ağlayan yine üçümüzdük Biri boş bir İstanbulsuz birisi Kimlikleri eskimiş üç yetim çöp tenekesi Siz yalancı şahidisiniz Ağlayan biziz,biz üçümüz Biri boş biri değil,bu şehirli birisi İstanbul tutkusu içimizdeki Hiç ölmeyesi Terkini kaydı yapıldı İstanbul'un Harim-i ismete açılan pencerelerle Siz bakakalanlar öylece uçuyor Uçuyor evriting kuşları,Sultanahmet’ten Not king kol ''fanysi'' besmelelerle...

Cumartesi, Haziran 24

hüzün ki bazı topraklara başka türlü iner

Perşembe, Haziran 22

Reklamlar

abone olalım. sağlam ve eğik durmayan bir edebiyat dergisi.

İSTANBUL BİR NOKTA
Hiç de adımızı birilerine duyurma ve paylaşılan popülerlik pastasından pay kapma gibi bir niyetimiz / amacımız / ereğimiz gayemiz yok. Adını cilalama, yenilgilerle dolu ve muhayyel alemlere kaçarak bu yenilgileri örterek zaaflarını örtme ve de böylelikle korunaklı serin alan şehvetini yaşamak kaygısı içerisinde değiliz. Biçimin, biçemin ve böylelikle şaşırtarak edimlerimizi eylemlerimizi abartmanın da peşinde değiliz; peşindeyiz sürekli devinim içerisinde olan akışın ötesini berisini yani ruhunu ele geçirmenin. Olmanın. Lisanın, dinin, merkez noktasından anayolundan ara sokaklarına değin kolaçan ederek, verilmiş ve verilmekte olan kelimeleri/sözcükleri içimizin harmanında harmanlayarak ve ruhumuzun potasında eritip yeni kalıplara dökerek bu dilden kendimizi yeni bir oluşa ulaştırmak ve karanlığımızı aydınlığımızla bezemek çabası. Varoluşsal duruşuyla birimden sonsuza uzanan durağan noktayı açımlayarak vurgulamak. İnceltip rafine hale getirelim: Edebiyatın öz damarı ile insanın öz damarı ve tüm varlıkların ilintilerini/ilişkilerini buluşturarak �TEK�çi� bakış / duruş / biliş / inanış / algılayış / idrak içinde üretilenleri, bu bilincin verimlerini sunmak. Bir el gökte bir el yerde dönüp dururken döndürüp durmak dünyayı da. Nicelik değil nitelik, güncel değil sonsuzluk, çokluk değil teklik esaslı bir dergi yayımlama uğraşı. Bir de, böyle olduğu için böyle. Kekelememizden bir şey anlamayan sözümüzden de bir şey anlamaz. Esenlikle.

Çarşamba, Haziran 21

dan dan ramazan !

evet efendim, zaman cep telefonuna şarkı kaydedip meşhur olma zamanı. eşinizin dostunuzun ses alabilen telefonu varsa kaydedip yolluyorsunuz internete, zamanla milletin diline dolanıyor. e sonra ne oluyor. yapımcılar peşinizde dolanmaya başlıyor. sizi arıyorlar felan. her evde bir star vardır mantığı ile yola çıkıp üsküdarda bir ailenin kapısını çaldık. aile reisine ne kadar yalvarsakta gitar alıp hasretinden geberiyorum gibi şarkılar söylemedi. abi ben evliyim üç aya kadar da inşallah aslan gibi bi erkek babası olucam dedi. saygı duyduk. ben size bizim oraların türküsünü söyliim dedi kabul ettik. hemen bir imaj çalışması yaptık ve doğal haline yakın bir konsept geliştirdik. saçlarını yana yatırması benim fikrim değil, kullanıcının kendi tercihi. ev ortamında hani doğallığa bir işaret olsun diye, böyle çaydanlıkla felan bir klip çekelim dedik. neden klip. rakiplerimiz sadece ses kaydıyla girdiler bu yola, biz bir adım önde olalım. atı alan üsküdarı geçmiş olsa bile bizde motorsiklet var hemde 150 basıyo :p efendiler; biz hayalet değiliz, 84'lü hiç değiliz. yaşımız almış yürümüş. gençler kaset yaptıkça la biz niye yapamıyoruz diye hayıflanmaktayız. bu gidişe bir son veriyoruz. huzurlarınızda "dan dan ramazan" niye dan dan? böyle vurucu bi isim bulmaya çalıştık, gece gece uykumuzda vardı, çayda bitmeye yakındı en son bu aklımıza geldi. sair vakitlerde düşünüp daha vurucusunu bulacağız inşallah. buyurun dinleyin quik pleyir gerekmektedir..

Teşekkür ediyorum çokça Kâni abime...

Ah benim esmer yanım Kara derim, inadım, sıkılmış yumruğum… Ah benim bir yarım. Çok önceydi Belki çocuktum. Belki evet çünkü hayat, ahşap ve uzun köprülerin karıncalarca bertaraf edildiği bir mazidir hatıramda. Çocuktum Ve babam çatık kaşlarla bakıyordu Merhameti gizleyerek. Fitil o zaman yandı. Bakraçlar devrildi toprağa. Savletle savrulunca Battalgazi filmlerinden sonra Göklere dahi uzanan tahta kılıcım Suyu kesmez oldu. devamı

Pazartesi, Haziran 19

Ödüllü bulmaca

bu fotoğrafın neye ait olduğunu bilebilene, Peyami Safa'nın Biz İnsanlar isimli romanını hediye edeceğim! Kolay gelsin.. fotoğraf sahibi: deniz nida şener

leyla'yı bul la kardaş :p

Haber 7 Tv'de kültür sanat programı yapmak kolay. Dünya kupası programı yapsana yiğitsen. hem bu programın adını "Kırkambar" koymakta zekice. bunu yaparak neyi hedeflediğini bilmediğimizi sanıyorsun değil mi? ama o kırklardan sana hayır yok bilesin! ben hacı değilim, muska yazmam. ama hafta içi her gün Tv'ye çıkarak ne elde etmeye çalışıyorsun biliyorum... programındaki triplerinden senin hevesinin ne olduğunu anladım bu arada. ama büyük medyamız kocaman patronları yemez bu numaraları efendi! öyle olsaydı CNN İnt. Larry King'i kovup seni transfer etmez miydi? bence sen tüfenk al çık keklik avına. bu yaptıkların hoş şeyler değil. hem alem remzi'ye hasta, sana değil :) ben mi? hiiç Nilgün Abla ile oturup pişti atıyorum... Kırk Ambar hafta içi her gün Haber 7 Tv'de saat 15:00'de İsmail Kılıçarslan'ın sunumuyla efendim. İsmail Kılıçarslan Kimdir: 1976 yılında Ankara’da doğdu. Şair. “Portakal Turta Bir de Kirpi” ve “Ablam Uzak Ülkede” isimli iki şiir kitabı, “Başka Masallar” isimli bir masal kitabı var. “Ablam Uzak Ülkede” isimli kitabıyla 2004 Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü’ne layık görüldü. “Aliya”, “Cahit Zarifoğlu-Yaşamak” ve “Roger Garaudy” belgesellerinin senaryolarını yazan Kılıçarslan’ın pek çok senaryosu da filme alındı. Bunlardan "Susuzluk" ve "Baba Evi", 2006 yılında yönetmen Nazif Tunç tarafından filme alındı. İLETİŞİM: İsmail Kılıçarslan HABER 7 TV Adres: Otakçılar caddesi No: 60 34030 Eyüp / İSTANBUL Tel: 0212 674 57 00 Faks: 0212 674 57 10 E-mail: kirkambar@haber7tv.com Web: www.haber7tv.com

artismisin nesin Polemon...

ataerkil bir toplum olmaktan sıkıldım. gün eb gün ortaya çıkan feminist hanımlardan tiksinti felan geldi. erkeğe benzeyen kadınlarla evlenmek zorunda kalmaktan korkuyorum. şu feministler ne istiyor bilmiyorum. pozitif eşitlik ne demek? anaerkil felan mı olsak ne. toplumsal bir değişim istiyorum ben. hanımkızlar erkeklere laf felan atsın. gece geç vakit sokağa çıkmaktan korksun erkekler. dünya kupasında kadınlar oynasa, gol attıktan sonra formalarını çıkarmalarına hakem sarı kart vermese hatta teşvikte felan bulunsa :p keşke keşke...

bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini!

Cuma, Haziran 16

yensen de yenilsen de...

sorry afp.com /Copyright: AFP / afp.com
yani ne oldu, son 7 dakikada ingiltere iki gol attı diye sevinmeyi haketti mi? cornel glen ikinci yarıda oyuna girdikten sonra gerçekten maça hareket geldi. geldi de ne oldu. hiç. ingiltere iyi oynamadı sahiden. biz daha iyi oynadık. ama o avarel suratlı crauch 2 metre boyuyla dokundu gol oldu. sonra tabi moral bozukluğu felan. ikinci gol güzeldi Allah için... son grup maçında yine bütün kalbimizle bu güney amerika takımını destekliyoruz. helal olsun, ezilmeden oynamaya devam...

Arjantin: 6 - Sırbıstan Karadağ: 0

Jerfi QAZAQ: - dünya kupasına katıldım - niçin? - e forma değiştirmek için faruk: sırp'ta olsalar bu kadar madara olmaları insanın içine dokunuyor. sen kalk dünya km yap, almanyada 72 milletin gözü önünde arjantin kepaze etsin seni. ahlaksız bu boynes airesliler. 3 tane at bırak kardeşim alay etmek nesi?

15 Haziranın bir diğer önemi..

Tarih 15 Haziran 1983 Fenerbahce tam 24 yil once bugun Turkiye kupasini kaldirdi Bu anlamli gunde tum fenerbahceli dostlarimizi gonulden kutlarim. Lutfen bu anlami buyuk gunde yasayan fenerli dostlarimizi bizzat tebrik eder , olmus olanlarida kabirlerinde ziyaret ederek kutluyalim. http://rapidshare.de/files/23122227/EFSANE2gen.rar.html

Perşembe, Haziran 15

"Hemen bir sigara yak da öyle konuşalım, bir başa bir duman lazımdır" *

27 Şubat'ta oğlu İsmail Merve'yi akut bir hepatit teşhisi ile Erzincan'nın Tercan kazasında yedek subay öğretmen olarak askeri vazifesini yerine getirdiği sırada kaybetti. Vefat ettiğinde 29 yaşındaydı İsmail Merve. Bu haberi kendisine Prof. Dr. Ayhan Songar verdi. Üzüntüsünü o anda belli etmesede, cenazeyi almaya gittiği Haydarpaşa Garında yürüyemeyecek kadar takatsizdi. 4 Mart 'ta Şişli Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliğinde toprağa verilir İsmail Merve. Babası mezarlığı yaklaştıkları sırda Rıza Tevfik'ten şu mısraları okumaktadır: Selma sen de unut yavrum .................... Her çehre bir hayalettir bu süreksiz ruyada Unut yavrum! Sen de unut! Bu ölümlü dünyada Her cefayı unutmaktır bizler için teselli Sonbaharın matemini gözlerimde okuma 4 ay sonra 15 Haziran 1961 gecesi, Türk Düşüncesi'nde yazıları yayımlanan "bir arkadaş"ının Çiftehavuzlar'daki evinde yemekten sonra, saat 22.30 sularında birden öksürük nöbetine tutulur. Ev sahibesinin uzattığı tasa adeta kan kusar. Bu durumu gördüğünde "İşte bu fena!" der. Bu, kendisinden duyulan son söz olacaktır. Recep Bey'i çağırayım mı teklifine kafa sallayarak cevap verir ve uzanıp kalır. Herşey bir kaç dakika içerisinde olur ve biter. Durumu haber alan Dr. Recep Doksat o sırada Ayhan Songar ile Taşlık Kahvesi'ndedir. Çiftehavuzlar'a gidip son bir kez görmek istese de, vazife duygusu daha bir kaç ay evvel oğlunu toprağa vermiş olmanın perişanlığındna kurtulamayan Nebahat Hanım'a gitmesini emretmektedir. Evde, masanın üzerinde, sayfaları açık, sayfa kenarlarına notlar düşülmüş bir kitap: La Mort Cette Inuonnue (Ölüm, Bu Meşhul), Raoul Montandon'un bir kitabı... Ertesi gün, 16 Haziran tarihli Son Havadis Gazetesinin İstanbul baskısında birinci sayfadan verilen son dakika haberi şöyledir: Son dakika Basınımızın büyük kaybı Üstad Peyami Safa dün gece vefat etti Peyami Safa dün akşam saat 22.30'da ilk sadmeyi geçirmiş, durum derhal doktoruna bildirilmişti. Çok geçmeden komaya girmiş ve bir müddet sonra da fani hayata gözlerini kapamış ve hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allah Rahmet eylesin... Mezarı Edirnekapı Şehitliğindedir. * Telefonda Ayhan Songar'ın sigarayı bıraktığını öğrendikten sonra söylediği laf.

dede torun

aşk hacısı bi dede camiden canhıraş çıkan beyefendileri görünce "sizin dedeleriniz, sizin camilerden çıktığınız gibi camilere girerlerdi" demiş... sayın mihman hanım sağolsun. izlemek sayesinde nasip oldu.

Çarşamba, Haziran 14

imdat zekeriya beyaz imdat

bu gece n. marmara ile üsküdarda mc donalds ile mado arasındaki kıytırık yolda bir hacı amca gördük sayın seyirciler. maşallahı vardı. mis gibi güzel hacı yağı dediğimiz esasntan sürünmüş, sakalının etrafı traşlanmış, kafasındaki sarık bembeyaz. bu hacılar kendilerine çok iyi bakıyor dedi n.marmara. metroseksüelliğin tarihinin aslında bu tarikatların incelenip yeniden ele alınması gerektiğini düşündüm o anda. sahiden kendilerine en çok bakan insan zümrelerinden birisidir bunlar. sonra bir çoğu göbeklidir. benden daha fazla vardır göbeği. dünya hayatının bir imtihan olduğunu, tamah edilesi bir yaşam olmadığını, hepimizin gidici olduğunu felan anlatsa, o vakit kıçınızla gülersiniz. işte o kadar dünyevidir bu tipler. ne kadar nimet varsa hepisinden faydalanırlar. bir çoğu 4 kadın ruhsatını dibine kadar kullanır felan. ama benim söyleyeceklerim aslında bu değil. kimsenin uçkurunda gözümüz yok. bugün bir blogger dediğimiz benim bu yaptığımın aynısını yapan bi hanımkızımızın filikırdaki fotoğraflarına baktım. kesinlikle kendimi röntgenci hissetmedim çünkü kendileri artık fotoğrafları gibi kamuya malolmuş bir hanımkızdır. bize küçüklükten beri yanlış öğretilen ve artık refleks haline gelmiş bir durum vardır. hoş bir tabir değil kullanmıyacam. ama hani bizim bi tesettürlüdür laf atmayalım tarzında gösterdiğimiz incelik kadar kendi durumlarına hassasiyet göstermiyorlar. e banane değil mi. ben kısa kısa gördüklerimi anlatıyorum zaten. hem bana ne o değüşük baş bağlamasıyla birlikte yaptığı değüşük metlaci kokan el hareketinden. hem de eli bir namahremin omuzundayken :) takılmıyoruz bunlara bize ne canım... biz de artık cılkı çıkan -evet daha 4 ay olmadan uzman kesildim- bloglama hadisesi cilalı taş devridir eğer mırc taş devri ve msn yontma taş devri ise. bir çok insanı hiç tanımadığınız halde tanımaya başlıyorsunuz. muhabbet besliyosunuz felan gibi geyikler yapmıyacam bu tanımlamanın ardından. bunlar hep yapılıp edilen şeyler. ama toplumsal bir çok hödüklük benim gözüme daha çok çarpıyor. bu sıralar dine diyanete sardık hep bu tür şeyler gözüme çarpıyor. orda burda abidik gbudik alıntılara rastlıyorum. şimdi bir yazı giriyoruz ya - alem post diyor- üzerine, kıyısına, içine bi yere bir alıntı koyuyoruz. çok güzel. ben çok seviyorum bu alıntıları. bir zaman sonra farkettim ki artık Kur'an daki ayetlerde iyi bir şairin güzel mısraları gibi alıntılanır olmuş. yazarımız aşkla ilgili bir durumdan bahsediyor, alıntımız aşk üzerine bir kaç ayet felan. ilahi metinlere değişik bir yaklaşım. din adamları bu duruma kızar mı bilmiyorum ama bizim gözümüzdeki yerini belli etmesi açısından bir gerçeklik olarak bir yerlerde duruyor işte. aslında çoktandır zaten kütüphanelerde "sağlam kitap" hükmünde "kelimeler ve şeylerin" yanında duruyor. birileri bir gün elbette keşfedecekti. bu muhabbete kadar namazında niyazında biriydi sadece benim için. bi suredeki cennet tasvirinden başladı da konu cennete geldi. hangi sureydi hatırlamıyorum. zaten muhabbete öyle bir girdi ki bir çok şeyi hatırlamıyorum. ama konuşmanın sonunda öyle bir intiba kaldı ki aklımda, cennet dediğin yer sırf abaza dolu. ortada çıplak huriler fink atıyo, tuttuğunu atıyosun bi ağaç altına. ya nedir bu bayağılaşma anlamadım. şimdi orada ahlak kavramı yok mu. burda otobüslerde fordculuk edepsizlikken, takvadan doldun taştın cennete gittin, fordlamak serbestmi olucak mesela. tobe neuzu. bunları düşünüyorum die aforoz edilmem inşallah. bir parça armağan ediyorum size en son olarak, yani bu postun en sonu. serdar ortaç - okumakla adam olunmuyor :D

bu ne şimdi

Bir araştırmaya göre kadınların yüzde 99'u deri pantolon giyen erkeklerden hoşlanmıyormuş.. Tesadüfe bakın deri pantolon giyen erkeklerin nerdeyse yüzde 100'ü de zaten kadınlardan hoşlanmıyor..

Salı, Haziran 13

kore tribününden

futbol ilginç bir oyun. togo maçında g. kore tribünleri.

Pazartesi, Haziran 12

bir poğaçanın hicaranına erimeyen kar tanesi gazeli

bu sabah pastahaneye simit almaya gittiğimde neşelendim. bazı şarkılar vardır bana hayatımdaki bazı zaman dilimlerini hatırlatır. yine bu tarz bir şarkı çalıyordu pastahanede. o havayı yeniden tenffüs ettim, neşelendim. fasulyeden, külliyen bünyeden dırım dırım... aslında bu şarkı çalmasaydı da neşelenecektim. ama başka türlü. haca çok güzel, sabah serçeler ötüyor ve içeride miss gibi poğaça kokuyor. insan keyiflenmez mi be :)

Cumartesi, Haziran 10

faruk'dan maç yorumu

maçın ilk on dakikasında afrikanın bu küçük ülkesinden gelen topçular kendilerini belli ettiler aslında. ama asıl kırılma noktası elbette hakemin yoruma açık bir kararla 3 numaralı savunma oyuncusu A. John'nu oyundan atmasıydı. ikinci yarının hemen başında isveç'in çirkef 21 numaralı oyuncusu christian wilhelmssonu ceza sahasına girmezden yaklaşık on adım evvel güzel bir müdahale ile ekarte eden a.john hakemin gazabına uğradı. singapurlu hakem bırakta gol atsınlar olum dercesine bir azarlamayla güzel insan 3 numaraya sarı kart ardından da kırmızı kartı gösterdi. burda önemli olan nokta efendi oyuncumuzun ağzından tek bir kelime çıkmamasıydı. sadece hakeme "seni ancak tanrı yargılar" der gibi baktı. (god=cash) neredeyse bütün bir ikinci yarıyı 10 kişi oynayan trinidad&tobago, kadrosunda büyük maç deneyimi olan sadece 4 futbolcusuyla afrikadan dortmunda, oradan da istanbula bir Çarşı duruşuyla selam ettiler. oyunu çirkinleştirmeden ama hadlerini bilerek kahramanca savaştılar. yine milyon dolarlık oyuncular karşısında emeğin ve inancın zaferi oalrak yorumlanacak bir maç çıktı ortaya. yannış anlaşılmasın, maç beraber bitti fakat futbolcuğunun sonbaharında, otuz beş yaşında 90 dakika içinde sadece kaleye geçmeyen Dwight Yorke'un ve arkadaşlarının mücadelesi galibiyetten çok daha önemli bir tokat çarptı zibidi avrupalıların yüzüne. Manchester United'dan tanıdığımız forvet oyuncusu Dwight Yorke’da bilinenin tersine ön liberoda görev yaparak alınan puanda büyük pay sahibi oldu. İsveç’in bitmek tükenmez bilmeyen tehlikeli atakları karşısında devleşen kalecisi Shaka Hislop ve etten duvar ören defans hattını tek tek öpüyorum. umarım ben öpene kadar duş almış olurlar. brezilyayı sevmem, isveçide sevmem. zlatandan hiç hoşlanmam. sonra bunları bir askeri müşterekte buluşturunca ortaya çıkan sonuç:

  • çirkeflik -> 2002 dünya kupasında rivaldonun hakan ünsal'a yaptığı hareketi ve öne geçtikten sonra bütün maçı korner direklerinin orda zamana oynayarak geçirdiklerini hatırlayın.
  • renkler -> brezilya ve isveçin takım renkleri bence epey itici.
  • hakem oyunları. yine brezilya türkiye maçında kuzey koreli hakemin yanlı tutumu, bu maçtaki singapurlu hakemin delirten takdir hakları ve zlatan'ın yine bu maçta 11 numaralı edwards'a ceza sahası sol tarafında resmen dirsek atması.
15 hazirandaki benim kupada favori gösterdiğim ingiltere karşısında yeni bir süpriz yapacaklarına inandığım tüm oyuncuları tekrar tebrik ediyoru. duysun alem büyük aşkı bu alemde kral çarşı :)

N-Marmaradan maç yorumu

Efendim maçı heyecanla izledim, Trinidadlı ve Tobagolu kardeşlerimiz iyi oynadılar. Bu arada FİFA Hakemler Federasyonunu da kınıyorum. bir milyon üçyüzbin nufusu az sa Trinidad&Tobago’nun Türk olduğunu kanıtlayan belgeyi de ilk kez burada açıklıyorum: Maç sonu görüntüsü kardeşliğimizin en büyük kanıtıdır. trinidad tobago nun çanakkale zaferinde parmağı olduğunu düşünüyorum. hele sanchoz un dedesi kesin conkbayırındaydı. yorke un büyük amcası trablus cephesinde bir afrika gönüllüsü olarak ömer muhtarın yanında yer aldığına dair ipuçlarım var. bana göre hepsi birer tuareqdi. dayanıklılıkları, susuzluk ve açığa karşı mukavemetleriyle meşhur olan afrika kabilesi yani... Nadir Marmara

QAZAQ'dan maç yorumu

İki sıfır birlik Dennis Lawrence... Otuzbeş yaşında Dwight Yorke... Beyaz teninden zenci teri akıtan Christopher Birchall... İsveç tarihinin en pahalı transferini gerçekleştiren Zlatan İbrahimoviç'e adım attırmayan yerli savaşçı Brent Sancho... Savunuyor olmasının bedelini kırmızı kart görerek ödeyen Avery John... 7.500 de bir şans tanınan bir takımı, 1 milyon 300 bin nüfusuyla finallerin en tenha ülkesi, Trinidad-Tobago sen bizim herşeyimizsin..." Dibin Notu : Ekber'in yalancısıyım.. bu Trinidadlılar ve de Tobagolular bir kaynağa ve dahi kuvvetli rivayetler zincirine göre Türk oluyorlarmış:)

Jerfi QAZAQ

Trinidad&Tobago olley

dünya kupası başladı efendiler. yazıhanemize kurduk televizyonu aldık çekirdeklerimizi maçları takip etmeye başladık. biz Yazıhane olarak favorimizi açıklıyoruz. bahislerde 1'e 7500 veren Trinidad&Tobago bu dünya kupasında bizim takımızdır efendim. yorke'lu forvet hattının çok iş yapacağını düşünüyoruz. kalecisinide ayrıyetten takdim ediyorum :)

Çarşamba, Haziran 7

bir mail :)

merhaba arkadaşlar
"kalemler kırılmasın fikirler vurulmasın uçurtma yarışmasında" birbirinden güzel resimlerinizi arşivimde saklamaktan büyük bir onur duyduğumu belirterek bu eşsiz saadeti sizinle paylaşmak istiyorum. resimlere büyük bir zevkle bakabilirsiniz. duruşunuzla çekoslavakyalı mankenlere bile taş çıkartacağınızı şimdiden söylemek isterim.
iyi çalıişmalar
Sedat Yaşar
Devriye Gazetesi Yazı İşleri Müdürü

ah.

kulağından kaldırıp iki tane hakikatli şamar vurmalıyım artık yüzüne. hatırlayamadığım bir dolu uslup , bir dolu küfür var. ah bi hatırlasam , dilime pelesenk olmuş küfürleri ah bi ardı ardına mırıldansam...

sen daima içi dolu adamsın

iki yıl öncesini özlemeye başladım. galiba daha serseriydim o yıllarda. daha çok okur, bir kardeşimizin yıllığı için yazdığımız hatıra yazısını bile bir entel hava ile yazardım. iki yıl öncesini özlüyorum bazen. daha serseriydim.

“sen daima içi dolu adamsın. Daima büyük bir alevle sarıldığını hissettiğin başın , ancak toprağın altında soğuyacak ve ancak toprağın altında sen , bu en tatlı ve en korkunç mestedici ve başlayıcı hararetten ayrılacaksın…”

insanın kendisine yapacağı en büyük zulüm , kendisine vereceği manayı şaşırmasıdır der Peyami..

seni ancak düşünmek kurtarır kardeşim , özgür düşünmek. Sen , seni bulacaksın kendinle yek vucut olduğun zaman. Sen böyle , yani kendin olduğun zaman anlamlısın. Unutma hiçbir gerçek mütefekkir “beni olduğum gibi al “ demez. Hayran ve baygın bir taklit tavrıyla bir düşünürün peşinden gidenler onlardan bir şeyler alma şansına sahip değildir. Çocuk denecek yaştaydın seni tanıdığımda şimdi genç bir delikanlısın.Yorganın altından başını çıkar artık , her türlü haytalığa paydos ! kafanı kaldır , önce bir manaya bürün , gözlerimizin önünde dağılan kaybolan insanlara , gencecik insanlara benzeme. Yeniden doğuyorsun ve her zaman “iyi ki doğdum” demelisin artık. Kendi içlerinde açık denizler taşıyan ruhlara yakın ol !

fyücel’ haziran2004

Pazartesi, Haziran 5

uçurtmamı vurmasınlar

bir haftasonunu daha güzel geçirdik. pazar günü beykoz çayırında Dünya Yerel Gazeteler Birliği'nin Kalem Şehitleri anısına gelenekselleştirdiği Uçurtma Yarışmasına katıldık. bizim uçurtmamız yoktu. keyfimiz bolcaydı. çeşitli dallarda yapılan yarışmaların jürisinde Bu YAKA ailesi olarak tam kadro yer aldık. sayın Yayın Editörümüz Ekber N. Necef, sevgili Yazı İşleri Müdürümüz M.Davut Yücel ve gazetemizin kurucularından ve ilk sahibi çok sevgili kardeşim M.İhsan Bozkurt ile ödül dağıttık durduk. bize bu imkanı veren pek kıymetli Fahri Ormanlı abimize minnet duyuyoruz. meslektaşlarımızla bir araya toplanıp bu tür etkinlikler yapmak, görev başında hayatını kaybeden meslektaşlarımızı anmak felan dayanışma adına güzel oluyor. yarışmamıza ilginç uçurtmalarla katılıp renk katan Martı Uçurtma Klubüne ayrıyetten teşekkür etmek lazım tabi.

Pazar, Haziran 4

La b'oheme geceleri

"La nuit n'est jamais comléte!"* yani gece hiç bir zaman tam değildir! istanbul'da gece hiç bir zaman tamamlanmaz, bitmez; gecenin sonu gelir ama bu, gecenin tamamlandığını göstermez hiç bir zaman: geceler, sanki bir şeylerin hep 'yarım' kalmış olduğuna ilişkin, o belli belirsiz yarımlık duygusuyla biter... ama, yarım kalacak da olsa, bir yerlerden başlamak gerek! *Paul Eluard'ın bu dizesini Hilmi amcamdan öğrendim. geceye dair bu lafızlarıda. Hilmi amcamdan bu sıralar çok şey öğreniyorum.

27. tümen yürüyüşü

şimdi bu insan kişisi acayip bi kişi. yani düşünün hem insansınız, hem bu acayipliklileri siz yapıyorsunuz hem de size hayret veriyor bütün bunlar. neyse kedinin kuyruğuna elma suyu dökmek gibi garip bi mevzu bu. diyeceğim şu arkadaşım, mesela çok sık gittiğim bir cafe vardır, çay bahçesi yada lokanta neyse, artık orası "senindir". hadi benim lokantadan yiyelim bu gün, sizden başkası gitmezmiş gibi, hadi benim gittiğim cafe de oturalım felan. yada güzel bir şarkı çalar, "senindir" o şarkı. etrafı susturup dinleyin benim şarkı çalıyor dersiniz. yada sevgilinize fısıldayıp -ki genelde hanım arkadaşlar yapar bununu :)- bu şarkı bizim olsun mu der, ve o "senindir" artık. eğer o şarkıyı başka bir hanımla hasbelkader dinlerken yakalarsa kafanıza terlik yersiniz. beğendiğiniz arabadan bahsederken abinize, benim arabam 3500 beygir felan dersiniz. bu sahiplenme örneklerini çoğaltmak mümkün. bir adım ötesi o sizin olan şeyi, değiştirme arzusudur. mesela o çay bahçesi sizin oldu ya, "veysel abi şöyle girişe iki saksı cam güzeli koysak, akşam güneşi vurunca açsalar" felan demey başlarsınız. meftunu olduğunuz cafe nin yazar kasasına dantelden hitit fiskos yapasınız gelir. yada abi bu duvar bu renk mi olur ya diye yakınırsınız. heh burda duruyoruz. bütük uğraşılar sonucunda konuyu renge getirdik :) efendim [...], hüzün ki en çok yakışandır bize demiş hazret, lakin biz biraz daha neşeli görmek isteriz sizi, böyle siyahlar içinde değil de cıvcıvlı renkler isteriz , sigaraya uzanmaya hazır efkarlı ellerle değil de, heyecenla ve neşeli parmakla yazınız lütfen diyebilmek için iyi bir altyapı hazırladım, emeklerimiz boşa gitmez inşallah :D

uçurtmam var, allı pullu

pazar günü saat 14.00 de beykoz çayırında "kalem şehitleri" anısına dünya yerel gazeteler birliğinin düzenlediği geleneksel uçurtma festivalinde olacağız nadir bey , sevgili yazıişleri müdürüm ve gazetemizin kurucularından ve ilk sahibi m.ihsan bey ile. görev başında hayatını kaybeden tüm gazeteciler için çeşitli anma törenleri olacak. sonrasında da sanıyorum bir yarışma olucak. yurtdışından gelen temsilcilerle birlikte hoş bir gün olacağını tahmin ediyorum. haydi hayırlısı. bu arada dünya yerel gazeticeler birliği yönetim kurulu üyesi ve ilkler ansiklopedisi y.kurulu başkanı sayın fahri ormanlı ile dün üsküdar'da karşılaştık. anlattıklarından anladığım kadarıyla maltepe katılım gazetesinden nuran hanım bizi takip ediyormuş. burdan selam olsun kendilerine :)

Cumartesi, Haziran 3

şapır şupur beni öp, çıtır çıtır beni ye

gitmiş sana kek yaptım diyen, özgür özgür dağlarda dolaşan, ben sana resmen aşığım diyebilen delikanlı, masum tatlı kız, gelmiş tek taş almazsan aha bütün bu güzel vucuduma başkası sahip olacak diyen ve kocaman açtığı ağzıyla bizi kendisinden soğutmasının yanında salak salak zıplayan labunya. şu dünyada bir tek sizin için kahvede "aha bu kız benimdir" demiştik. geri alıyoruz efendim, umumundur.

gel aşkım gel, sağ yap gel

"toplum olarak" diye başlayan klişe cümleleri kullanmayı sevmiyorum. sevmiyorum da ne oluyor... toplum olarak yine zirzoplukları başkalarına bırakmıyoruz. cuma güne evden çıkıp mecidiyeköye gideceğim. hava bir sıcak. beşiktaş - mecidiyeköy arası normal şartlar altında 15 dk süren bir yoldur. hadi bugün cumadır, son iş günü vesilesi ile trafik yoğundur anlarım. bi kenera sinmiş fourfourtwo okumaya çalışıyorum. ayaktayım, omuzumda yeterince ağır çantam. arada sırada sırada hareket eden otobüs. zaten 30A tıklım tıklım yine. sinirlerim olmuş bimilyon. tam bu sıralardı terden sırılsıklam olmuş otobüs milletinin insanlarından birisinin o halde al klimiya biyerine sok diye cevelan etmesi. ben dalmışım önceki diyaloğu yanımdaki hanımefendilerden öğrendim. abimiz şöför beyefendiye klimaları açması yönünde telkinde bulunuyor, şöför klimanın zaten açık olduğu fakat ayarını bilmediğinden derecesini daha fazla artıramadığı yönünde cevap veriyor. o halde pencereleri açalım felan diye yakarmalara olumsuz cevaplar veriliyor. heh zaten koca otobüste cüce boku kadar bi kaç havalandırma var. bundan sonra bi kaç sözlü atışmadan sonra o meşum ifade kullanılıyor felan. ben yaşadım biliyorum. bu şöför beyefendilere aracı teslim eden aklı evveller klima kullanmayı öğretmemişler. şu istanbul trafiğinde her gün otobüse biniyorum ve gittiğim güzergahta hep bu taze otobüsler kullanılıyor. ben daha o tü kaka kırmızı ıkarus otobüslerden daha serinine rastlamadım. dünya para yatırdığın bir teknolojik araçtan bu yaz sıcağında faydalanamayacaksak biz, öküz arabasına binmediğimizi nasıl anlayacağız. bu otobüsler alınmadan evvel, klimalı otobüs isteriz diye protest nağmeler yapan abiler şimdilerde şöförlere bu hususu öğretmeden aracı teslim eden dangalakları arıyor. tam bu yazıyı kafamda kurgularken öyle bir otobüse bindim ki, müsait yerde inecek var diye bağırasım geldi de donmuş ses tellerim mani oldu. dışarda vıcık vıcık terliyorsun sonra giriyorsun buzdolabı gibi otobüse. sonra çırçır mı olursun artık yoksa sadece zırt pırt osurumusun bilmem. ağır bir dille yazmak istemedim bu konuyu. İETT camiasına bir gönül bağım var, severim şöförlerimizi. fakat, ibnelik yapmayın bulup okuyun şu kullanma kılavuzunu, rica ediyorum....

Perşembe, Haziran 1

hay ağzını yiyim senin özgür :) ya da 029ur

"beşiktaşlı bir oyuncu fenerbahçeye transfer oldu. olsun, olabilir, ama olamaz. beşiktaşlı olamaz. hele hele üç hafta önce kollarını iki yana açıp " götooo lanı fener!" diye bağırmış bir futbolcuysa, üç hafta sonra bu kararından vazgeçebiliyorsa, bu adam zaten beşiktaş'lı olamaz. ya da çok pis ironi yapmış, biz anlamamışız. müsait bir zamanda gel de sana "profesyonellik" nedir uzun uzun anlatayım. şimdilik iki cümle yazıcam sen onlara çalış: tükürdüğünü yalamamak için asla tükürmemeye profesyonellik denir. tükürmeye ve tükürdüğünü yalamaya ise: tümer metin." 01.06.2006