« Home | şakayla karışık Sadri Alışık » | hüzün ki bazı topraklara başka türlü iner » | Reklamlar » | dan dan ramazan ! » | Teşekkür ediyorum çokça Kâni abime... » | Ödüllü bulmaca » | leyla'yı bul la kardaş :p » | artismisin nesin Polemon... » | bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini! » | yensen de yenilsen de... »

Çaprazlama Bir Köprünün Ahengi Üzerine

Doğumunun 105. yılında bir Tanpınar Portesi.

“Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpâre, geniş bir ânın Parçalanmaz akışında.”

Ahmet Hamdi, bir yazar. Roman, öykü, şiir, deneme, edebiyat tarihi, eleştiri ve piyes yazarı. Zamanın keskin uçlarını tarihimize doğrulttuğu yılların en büyük şahidi. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe dair yorumlarıyla zamanın olanaklarını değerlendirmeye kendini adamış bir düşünce adamı. Her şeyden önce insana inanmak gerektiğini söyleyen bir romancı, şair kimliği ile dillendirdiği gibi hayatı boyunca herhangi bir tarafın ne içinde ne de dışında kalabilmeyi becerememiş bir aydın. Ve zikzaklı söylemleri olsa bile hayatı ve insanı en geniş anlamıyla tanımaya kendini mecbur hissedecek kadar hisli bir şair.

Mazi ile kırılan bağları en modern şekilde kurmaya, duyuş ve kavrayış şeklimizi değiştirmeye, edebiyatımıza en plastik kudretleri vermek şartıyla halkın, evin, sokağın dilini ve duygularını Yahya Kemal’den feyz alarak eserlerine sokmuş bir adamdır.

Tanpınar, yazdıkları sayesinde insana hep bir adım daha yaklaşabilmeyi umar. Romanlarındaki parçalanmış insanların bir bütün haline getirme isteği bu hassasiyetten kaynaklanır. Hikayeci, şair, denemeci yönlerini plastik sanatlar ve müzikle harmanlayarak düşünce ve sanatı yapay sınırlandırmalar ayrıştırarak engin denizlere bir ırmak misali akıtmak derdindedir. Sadece bir yazar değil güçlü bir sanat adamıdır. “Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlayamıyoruz” diye bağırırak Doğu – Batı karşıtlamalarına ilişkin çok önemli değerlendirmelerde bulunur. “Büyük Garp Musikisinin yanına konabilecek yegane büyük musiki ananesine sahip olan millet biziz.” diyerek gerçekçi çözümlemeleriyle kendisini aynı zamanda bir sanat adamı olarak da gösterir.

En kuvvetli olduğu tarafı ilimle sanat arasında bir ayrım yapmadan bu iki beşeri kültür arasında köprü kurmasıdır. Tarihi ve güncel her türlü olayın edebi derinliğini bulup geniş makaleler yazabilecek kadar kuvvetli bir kaleme sahiptir. Döneminde Yahya Kemal ile birlikte mimariye ilişkin en çok yazı ve görüş bildiren aydın olması, yeni kurulan bir cumhuriyette meseleyi her tarafından yakalayıp yorumlayabildiğinin ispatı olsa gerek.

AB kapılarında olduğumuz şu günlerde ilgimizi çekecek konular hakkında bir çok yazı kaleme alır. Batıya, kendimizden vazgeçmeden ama kendimizi değiştirerek katılalım diyerek özellikle Türk’ün egzotik bir şarklı olarak kalmasını isteyenlere karşı 1934’de halen daha tazeliğini kaybetmeyecek düşünceler geliştirip ortaya atar.

İstanbul’da doğup İstanbul’a dönmek

19 Haziran 1901’de İstanbul’da doğar. Kadılık yapan babasıyla birlikte Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarında yaşadıktan sonra 13 yaşında annesini Musul’da kaybetmesi ve iki yıl sonra babasının tayini vesilesi ile yerleştikleri Antalya eserlerine yansıyacak kadar derin izler bırakır. Liseyi Antalya’da bitirdikten sonra 1919’da doğduğu şehir olan İstanbul’a Edebiyat Fakültesine dolayısı ile “Tanpınar” olmaya ilk adımı atar. Bu tarihlerde milletin içinde bulunduğu durum, Üniversitedeki hocası Yahya Kemal ve dört yıl sonra mezun olup öğretmenlik için gittiği Erzurum hayatının mayalandığı dönemdir. Sırasıyla Erzurum, Konya, Ankara liselerinde öğretmenlikten sonra iki yıl Gazi Terbiye Enstitüsünde ders verip tekrar İstanbul’a, önce Kadıköy Lisesi’ne sonrada 1933’de Güzel Sanatlar Akedemisi’nde Ahmet Haşim’in ölümü ile boşalan Sanat Tarihi hocalığına getirilir.

Bu yıllardan sonra 1953 yılındaki Belçika, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’yı kapsayan altı aylık Avrupa gezisine kadar İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve mitoloji, Amerikan Koleji’nde Türk edebiyatı dersleri verir. 1939’da İstanbul Üniversitesinde açılan Yeni Türk edebiyatı profesörü, 1942’de tek parti döneminde CHP sıralarında Maraş milletvekili, 1946’da önce MEB müfettişliği ardından tekrar Güzel Sanatlar Akademisinde estetik hocalığı yapar. 1949 yılında İstanbul Üniversitesindeki kürsüsüne hayatının sonuna dek kalmak üzere geri döner. 1955’de Filmoloji kongresi azası olarak Paris’te, 1957’de 14. Müsteşrikler Kongresinde bildiri sunmak için Münih’te bulunur. 1959 yılında bir yıl süreyle Fransa, İngiltere, İsviçre ve Portekiz’de yaşadı. Kalp krizi geçirip vefat ettiğinde takvimler 1962’nin 24 Ocak’ını gösteriyordu.

Bütün tezatlarına rağmen…

Şüphesiz Tanzimat’tan sonra deli gömleği giydirilmiş idrake sahip olan koca bir milletin insanlarına yakın olmak için aynı duyguları besleyip çözümler ortaya koymak icap eder. Daima özgürlükten ve kendimiz kalmaktan bahseden yazılar kaleme almasına, insanı tanımak ve çözümlemek için uğraşarak bunları romanlarına konu etmesine rağmen halihazırda anlamlandıramadığımız davranışları olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi hayatında çok net olarak iki dönem vardır. 1932 öncesi ve sonrası. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde ders verdiği sıralar Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde Türkçe ve Edebiyat eğitimi konusunda ileriye sürdüğü tezlerde lise müfredatından Divan Edebiyatı’nın kalkmasını savunacak ve mezun ettiği gençleri öğretmen olarak çeşitli okullara tayin edecek bir hocanın bu önerisi maziyi inkar etmekle itham edilecektir. Dayandığı nokta ise eski şiirin sevgilinin davranışlarından çok hükümdarın davranışlarını konu ettiğini düşünmesidir. “Sevmez, bir nevi tabi vergi gibi sevilmeyi kabul eder. İsterse iltifat ve lutuf eder… Yine onun gibi isterse bu lutfu ve ihsanı esirger… Kıskanılır fakat kıskanmaz… Eski şiirimizde aşk, sosyal rejimin ferdi hayata aksi olan bir kulluktur.” diyerek insani tarafından çok bir tanrısallık içerdiğinden bahsederek eleştirirken 1938 yılında Bugün Gazetesi’nde “Eski şiirimizi çok defa beşeri olmamakla itham ederler. Halbuki insanoğlunun elinden çıkan her şey beşeridir” der. Bir yıl sonra 6 Eylül’de Aramak’ta “Eski şiirimiz insan zekasının yapabileceği en güzel şeydir” diyerek bir anlamda kendisini yalanlar.

Gençliğinde maziyi inkarla itham edilen Tanpınar, yıllar sonra Pazar Postası sahibi Cemil Sait Barlas’a yazdığı mektupta “Eğer maziyi çok seviyorsam; ona, o güzel, büyük, muhteşem günlere bağlı isem emin ol ki bu, ölülerin bu toprakta ve hayatımızda bir söz hakkı olduğunu düşündüğüm içindir.” diyecektir. Bütün bunların yanında eserlerinde batı ekolü daha ağır basar. Şiirde Valéry ve Malarme daha önceliklidir. Döneminin genel reflekslerine uygun olarak yüzünü çoğunlukla batıya dönmüş ve fakat kaç defa Nailî’den veya Nedîm’den, Nef’î’den parçlar okurken Frenk şairlerini hatırlamış ve dilimizdeki bu güzelliklerin onlar için ideal olabileceğini düşünmüştür. Eski şiirimizde beğendiği öyle beyitler vardır ki Avrupalıların yeni açtığı okullar için örnek olarak okutulabileceğini söylemekten kendini alamaz.

Edebiyat Fakültesinden hocası Yahya Kemal hakkındaki yazılarına baktığımızda gençliğinin ilk yıllarından itibaren zaman ve tarih anlayışı bakımında hocasından etkilendiğini sanırız. Oysa Necmettin Turinay “Ahmet Hamdi ile Yahya Kemal arasındaki asıl paralellik epey sonra belki 1940’lardan sonra sonra ancak sağlanabilmiştir.” görüşünü savunur.

Roman kahramanlarında daima bir kadercilik ve o görünmeyen büyük güce teslimiyet varken kendisinden tam bir ilahi akideye iman göremeyiz. “Allah’a inanıyorum ama tam Müslüman mıyım bilemem.Fakat anamın, babamın dini üzerine ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu umuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum” derken 1951 yılında Aile dergisinde İslam inancı ile bağdaşmayacak şekilde bir tanrı tarifi yapmıştır. “Çünkü Tanrılar, biz onlarda bir kudret vehmettikçe ve buldukça aramızda yaşarlar” Bu tarifi kendisi için yada halka ilişkin yapması fark etmez, Müslüman olduğunu sandığı –kendisi ve halk- kesimin tanrı anlayışını kendince tarif etmektedir.

Sevinç gözyaşlarıyla demokrat olamayan Tanpınar

1930’lu yıllarda başlayan milletvekili olma hevesi nihayet 1942 yılında vuku bulur. Artık CHP rozetiyle Maraş sıralarında vekillik yapacaktır. Hayatının bütününü nasıl bir tarafa oturtamıyorsak bu vekillik olayı da kafamızda soru işaretleri bırakmaktadır. Biz böyle bir arzunun temelinde maddi problemlerle boğuşmaktan kurtulup kafasındaki eserler üzerinde daha rahat çalışma isteği yattığını düşünüyoruz. Tek partili dönemin son üç yılı vekillik yaptıktan sonra 10 yıllık bir Demokrat Parti iktidarı yaşar. Hilafetin kaldırıldığı gece sabaha kadar uyumadığını söyler ancak O’nu uyutmayan sebep nedir bunu da bilemiyoruz. Menderes iktidarında da geceleri uyuyamadığını düşünmek gerçeğe yakın bir hayal olsa gerek. Zira bu süre zarfında hiçbir zaman iktidarla anlaşamayacak, legal yada illegal yoldan bu iktidarın devrilmesini temenni edecektir.

Bir fikir ve sanat adamı olarak ne kadar cazibeli de olsa, Menderes ve arkadaşlarını 17.yy Osmanlı Paşalarına benzeterek “soyguncu” diye hitap ettiği hükümet üyelerinin ve bilhassa Başbakanın idamından bile tatmin olmaması şaşırtıcıdır. 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesindeki yazısında “Sade yaşayanları değil, gelecek nesilleri de mahkum eden bu cürmü kim ve hangi karşılıkla ödeyebilir. İdam cezası mı? Hepimiz öleceğiz. Burada Dosteyevski’nin Camus’un o kadar dahiyane bir ısrarla anlattıkları o son anın azabı dahi benim için manasızdır. Kaldı ki milyonlara fenalık eden bu insanları adalet kılıcı teker teker vuracak. Öldükleri zaman da her şey bitecek, ne ıstırap kalacak, ne de bekleyiş…” diyerek tatminsizliğini belgelemiştir. Bu ne biçim bir öfkedir ki “Abdulhamit’in 33 senelik ihanetine karşı ne alabildik ki bunlardan da alabilelim” diyerek mazlum, zalimin akıbeti ne olursa olsun alacaklı çıkar diyecek kadar intikam hissini doyumsuzlaştırmıştır.

Yine 1960’da darbeden 20 gün kadar sonra kaleme aldığı Suçüstü isimli yazısını “Bundan sonrasını sevinç gözyaşlarına bırakalım” diye bitirir. Bu bayram en güzel bayramlarımızdan biridir, Moğol ordularından sonra eşine ender rastlanacak cinayetlerden birisi; Kabakçı Mustafa’nın bile hayalinden geçmeyecek bir katliam teşebbüsünü arkalarında bırakıp tarihin öbür kapısından geçtiler diye yazar gazetelerde. Darbe sonrasında böyle yazmaya mecbur bırakılmış olabileceğini düşünerek O’nun saygınlığına ve şahsiyetine göstereceğimiz nezaket olacağından biz iyimser bir bakış açısıyla yaklaşıyoruz.

Dar ufuklarda yüzdürdüğü gemiler

Edebiyat dünyasına ilk adımı şiirle atar, sonrasında hikaye ve romana geçer. Şiiri söylemekten ziyade susma işi olarak görmüş, söyleyeceklerini de hikaye ve romanlara saklamıştır. Tanrılara vucut, vucutlara Tanrı vermek olarak anlattığı şiir, tek milli sanattır. Yalnız şiire has olan kendi dilinin malı olma durumuna dikkat çeker. Tercüme ile sevilen şair şiiri için değil olsa olsa düşüncesi için sevilir Tanpınar’a göre. Döneminde uluslar arası başarılara ulaşmış Rilke ve Valéry gibi şairlerin şansının en az iki Avrupa dilini bilmesinin olduğunu söyler. Tanpınar için bir romanın yazarını tanıtmasından daha zordur şiirin şairine şöhret kazandırması.

Örgüsünü veren malzeme yani dil itibariyle hemen herkes için olan bu sanat, aynı zamanda hudutları en dar olan sanattır. Şiirde şöhret yerinde teşekkül eder görüşünü savunmuştur bütün hayatı boyunca. Şiir bir iç kaledir Tanpınar’ın zihninde, çünkü dil, vasıta olarak değil; malzeme olarak kullanıldığında milletin tarihinin, kültürünün kendisi olduğundan onunla yapılan sanat iç kale sanatı olmaktadır.

Her Şey Yerli Yerinde

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan Eşya fışkırmış gibi tılsımlı bir uykudan, Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi. Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak, Serpilen aydınlıkta dalların arasından Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman Sessizlik döküyor yerde yaprak yaprak. Biliyorum gölgede senin uyuduğunu Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin, Yüzünde bir tebessüm, bu ağır öğle sonu. Belki rüyalarındır bu taze açmış güller, Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde. Bitmeden aşk türküsü kumruların sesinde; Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner. Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan. Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda.

Başkasına ait zamanların peşinde geçen yıllar

Birey üzerine yoğunlaştığı eskiler gibi hayat ve kader karşısında ferdin mevcudiyetini kabul etmeyen anlayışa göre kendi roman anlayışı dönemine göre farklılık gösterir. Eserlerinin merkezine oturttuğu insan figürü Tanzimat’tan bu yana süreçleri irdeler. İlk romanı olan Mahur Beste’de Tanzimat yılları, Huzur’da Tanzimat’tan Kurtuluş Savaşı sonrasına kadar yapılan devrimler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’de hemen hemen aynı dönemler, Sahnenin Dışındakiler’de de Balkan Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul ve mütareke yılları sonrası İstanbul anlatılır. Bütün bu <> romanlarında Tanpınar’ın ilgilendiği maziye duyduğu özlem değil salt olarak zamandır, zamana verdiği önemdir. Nitekim Mahur Beste’de Behçet Bey’in yazdığı mektup aracılığıyla Tanpınar “Ne yalan söyleyeyim, bir çok huzursuzluklarıma rağmen ben yaşadığım devirden memnunum. Hiçbir mazi hasretimde yok.” der.

İlk romanlarından itibaren klasik roman yapısı anlayışından ayrılmıştır. Sekiz bölümlü olan Mahur Beste’de her bölümde kahraman farklıdır ve bu şekilde değişik gözlerle yaşama bakar. Romandan daha çok birbirine bağlı öyküler dizisi özelliği taşır aslında. Diğer romanlarında da kişilere göre bölüm düzenlemeleri ve bütün kişilere ayrı ayrı önem verdiğini görürüz. Artık tek kahramanlı romanlardan sıkıldığını belirtir. Dört bölümden oluşan romanın dört ana karakteri vardır: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Kahramanların ortak noktası içinde bulundukları tedirginlik ve sorunlardır. Bu sorunlara rağmen hayata bağlı profiller çizen kahramanların bu durumu, yazarın kendisini yazmasının sonucudur. Örneğin 1940’lı yıllarda aydınlar arasında metapsişik olaylara ve ispritizmaya duyulan ilginin artması Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yansıma bulur. Roman kahramanı Hayri İrdal hayatının bir döneminde İspitizma Cemiyeti’ne üye olmuştur.

Bir olayı anlatmak çok ruh ve düşünce dünyalarını anlatmayı hedeflemiştir ve asıl amacı bir şuur karşılaştırmasıdır. Romanlarda kendisini anlatmasında, yazarın başlıbaşına bir gerçek olduğu düşüncesi önemli rol oynar. Bu düşünceyi devamlı olarak savunur ve köy romanları yazma eğiliminin başladığı dönemlerde de bu çabayı yersiz bularak eleştirir.

Romanlarında ki bir diğer önemli nokta kahramanların konuşmalarıdır. Tanpınar’ın roman ve hikaye anlayışında esas yükü konuşmalar, iki insanın karşılaşmasında şahsiyetler arasında mahremiyet, ihtiras veya menfaat havası oluşturan en basit manadaki konuşmalar taşır. Bu tarz konuşmalara çok fazla yer vermez aslında. Roman denince konuşmanın daha arka planda kaldığı dönemlerde, diyalogdan daha çok iç konuşmayı tercih ettiği ve kahramanın kendisi ile konuştuğu görülür.

Esas olarak romana getirdiği yenilik Huzur ile karşımıza çıkar. Bir günlük süre içinde romandaki kişilerle alalı geri dönüşler yapılır. Bu geriye dönüşler, zaman düzeni gözetilmeden kahramanın aklına geldiği gibi yapıldığından <> denilen özelliği taşır.

Neden Tanpınar…

Tek parti döneminde söylenmesi tehlikeli olan fikirler, birbirine güvenen insanların bir araya geldikleri kahve ve ev sohbetlerinde ağzı sıkı arkadaşlara emanet edilir. Bu dönemlerde harf inklabının sonunda kendilerini iyiden iyiye Devlet-i Aliyye’nin uçsuz bucaksız topraklarının yanında çok daha küçük bir ülkenin vatandaşı olarak bulan ve bunun acısını yüreklerinde hisseden aydınlar haklı olarak bu düşüncelerini karşılıklı olarak dile getirirler. Bu sohbetlerde konu esas olarak Osmanlı tarihi ve kültürü üzerinde yoğunlaşır.

Özellikle harf inklabı geçmişle olan son bağlarını da koparılması anlamına geliyordu. Hep bir ikilem yaşayan ve kendi yaptıklarından bile emin olmayan bu aydınlardan Hasan Âli Yücel bütün kimliği şark olan bir millete garp kültürünü yerleştirme misyonunu yüklenmiştir. Yaşadıkları bu trajik ikilemi itiraf edebilen aydın yok denecek azdır. Bu topraklara son derece bağlı olan Ahmet Haşim’in Araplığı çeşitli nedenlerle yüzüne vurulmuş ve İstiklal Marşı’nın sahibi Mehmet Akif’in Arnavut oluşu sık sık gündeme getirilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın önemi esas bu noktada başlar; çünkü kendilerini değiştirecek şeylere karşı direnemediklerini fakat onlara tamamiyle de teslim olmadıklarını söyleyerek kendisinin ve neslinin yaşadığı dramı itiraf edecek dürüstlüğü ve cesareti göstermiştir.

Kaynakça :

ÖNERTOY, doç. Dr. Olcay, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı Ve Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Anakara, 1984

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Mücevherlerin Sırrı (Derlenmiş Yazılar, Anket ve Roportajlar), Haz. İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir, YKY, İstanbul, 2002

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Haz. Zeynep Kerman, MEB Devlet Kitapları, İstanbul, 1969

AYVAZOĞLU, Beşir, Peyami Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998

Bu Yaka Gazetesi 4. Sayısında Yayımlanmıştır.