Pazartesi, Temmuz 31

Hepsi bu...

Tepedeki çimenlikte
Yalınayak dolaşarak
Yemyeşille masmavinin
Ortasında uzanarak
Hayaller kurarak
Rüzgara savurarak
Vazgeçmek birdenbire
Herşeyden vazgeçmek

Tepedeki çimenlikten
Seyreylemek şu alemi
Küçülmüş ufacık olmuş
İnsanların alemi
Bir buluta tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak
Vazgeçmek birdenbire
Herşeyden vazgeçmek

Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu

Pazar, Temmuz 30

ayıpsa ayıp

Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı birini dövmek isterken vazgeçip boş duvara avaz avaz sövmek midir ayıp olan, hadi canım sende...

Çarşamba, Temmuz 26

Dino Merlin - Burek

Salı, Temmuz 25

susunca...

"Bana katil demeye hakkın yok. Beni öldürmeye hakkın var, bunu yapmaya hakkın var; ama beni yargılamaya hakkın yok." Marlon Brando (Kıyamet)

Pazartesi, Temmuz 24

/Iska !/

küstüğüm zaman bir şeye , birisine yada yaz olsun kış olsun farketmez çekip beremi gözlerime , gözlerimin ta önüne , başımı kaldırmadan sadece yere yani yürüdüğüm yola bakarak saatler geçiriyorum. gariptir terlemiyorum yazları , yorulmuyorum. ne kadar yol yürüdüm nereleri ıskaladım da geçtim , acaba geçtiğim yol üzerlerinde görsem oturmak isteyeceğim , oturup kitap okuyabileceğim yada bi çay söyleyip etrafı kesebileceğim belki bir de sigara yakabileceğim kafeler var mıydı ? hiç birinin farkında olmuyorum. kış olsun , karlara bakmadan , bakmadan ve basmayı umursamadan bütün bir cadde boyu bazen uzun bulvarları bile yürüyebiliyorum. yürümeyi çok sevdiğimden değil , ayaklarım alışmış .. benden aksi bir emir gelmedikçe kendi hallerine bıraktığım her an yaradışları gereği olsa gerek rap rup birbirlerini geçmek istercesine ve hatta tabi yarışırcasına koşuşturuyorlar. kimi zaman asi bir tay gibi nereye gittiğini ve niye gittiğini hiç danışmadan ve bazen ürkek bir küheylan gibi nereye gitceğinin kararsızlığında sızlanarak ve sürtünerek kaldırımlarda ömrümden dakikalar çalıp o dakikaları hiç ediyor. bazen oluyor bunları bile farkedemiyorum. karşıdan yada yanımdan geçen kimseyi tam olarak göremiyorum sadece ayaklar ve sesler. bütün insanları böyle tanımış olsaydık daha mı iyi olurdu yoksa neler eksik kalırdı diye düşünmek istemiyorum , bazı insanları en dürüst kelimelerimle söylüyorum böyle tanımak isterdim hakikaten. en azından yapmacık ve alaycı suratları görmek yerine bazen ince bazen tozlu bazen kırmızı ve bazen güzel ayakları görmek daha az yoruyor beni. boyalı , boyasız , köseleli , rugan yada yüksek topuklu olarak tanısaydım sadece onları. bir ayakkabı ne kadar haysiyetsiz olabilir ki ? ne kadar kandırabilir siz onu sevdiğinizde?

her ayak sesinin yanında mutlaka koşarak ona yetişmeye çalışan bir de koku oluyor , bizim yani orada niye olduğunu bilmeyenlerin üzerine sinen parfüm kokuları , ayakların kendine has kokusu değil. ayakların belkide insanlara benzeyen bir yanıda aslında hemen hepsinin kötü kokmasına rağmen çok fazla samimi olmazsanız bunu farkedemiyorsunuz . yanına yaklaşmadıkça yada evinize davet etmedikçe onları sadece bir kafede çay içme molaları ile sınırlıysa sohbetiniz, üzerinize pahalı yada ucuz farketmez ama başkasına ait kokular siniyor.

o ayakların değil bir yer tezgahının yada lüks bir alışveriş merkezinin raflarının koştura koştura ve özene bezen seçilmiş , seçilene kadar vucudun türlü yerlerine deflarca sıkılıp koklanmış , olmadı başka gün uğrarım deyip kararsızlığın verdiği yılgınlıkla değişik hesaplar yapılmış velhasıl bir şekilde değeri kadar parayı satıcısına teslim ettikten sonra üzerinde artık ne varsa , bluz yada kazak ona kadar sinmiş bir kokudan bahsediyorum. eğer sevdiyseniz arkadaşınızı , bir günde şu çayı evde içelim dediyseniz yada hadi bu akşam bende kal teklifleriyle ikna ettiyseniz ve o kaptan çıktıysa ayaklar işte gerçekten onlarla tanışıyorsunuz demektir , kutlu olsun ! çıkınca ayakkabıdan ayaklar yani üzerindeki maske düşünce , tıpkı insanların maskesi nasıl düşer yüzünden ve biz çok zaman hayalkırıklığına uğrarız altınaki yüzü görünce işte o misal burnumuz direğini sızlatan bir koku yayılır etrafa. artık karşımdaki hangi bankanın üst düzey görevlisiymiş , hangi şirketin yöneticisiymiş ilgilenmeyiz bunlarla , o artık ayakları kötü kokan bi adamdır ve çayı bir metre kadar uzaktan içme taraftarı olmuşsunuzdur , ne kafar fanatik bir taraftarsınız ayaklara göre değişir elbet. işte böyledir ayaklar ve maskeleri.

ama ben nefsime uyup hiç merak etmedim bu kokuların sahiplerinin yüzlerini. benim için bu hafif kokunun sahibi kırmızı yüksek topuklu bayan ayağıdır. büyük postallı ayakların kokusu , bebek kokusu .. normalde insanların ayaklarına çok fazla dikkat etmediğim için bunlar arasında tanıdık kimse var mı , varsa kimleri ıskalıyorum , ıskaladığımı bilsem üzülürmüydüm sahiden umrumda değil. böyle yürürken her defa başıma dayanmış boş bir tabancanın korkusundan sanki , kafamı kaldırıpda bakamıyorum hiç birinin yüzüne. kimi kaç kere ıskaladım umursamıyorum. sesler duyuyorum sadece ve saat kaç diye merak ediyorum " artık bişey yapamam" , "inan ki arıyodum seni şimdi" , yarın gelirsin , ayşeyi de çağır" , " benim sinirlenmem lazım asıl " bazılarını hatırlamıyorum bir çoğunu anlamıyorum. bazen hiç ses duymuyorum , gülen ayaklar , kızgın bacaklar , esrarengiz topuklar , aceleci adımlar görüyorum , suratları hep ıskalıyorum. liseden sevdiğim kız mesela , ıskalıyorum. umursamıyorum mavi etekliğin altındaki küçük ayakların sahibi o'mu değil mi diye.. belki yarıya kadar içilmiş izmaritin hemen yanındaki çok açık kahverengi ve eski ayakkabılar turistime aittir , turist ömer'e. ama ilgilenmiyorum... çalılıkların yakınında yeni düştüğü temizliğinden belli olan bebek emziğinin üzerine muhtemelen farkında bile olmadan basan koyu renkli pantolunun altındaki siyah rugan ayaklar celal bayar'ındır mesela. ıska ! diyorum sadece içimden. çekiyorum beremi ta gözlerimin önüne kimbilir yoldan geçen kaç tanıdık insan geçiyor da ıskalıyorum.

ellerimi iki cebime birden sokuyorum , başımda bere omuzumda çanta. komik görünüyor olabilir , takım elbise üzerine bere , hemde koyu renk takım elbise üzerine bordo bere. yakışıksız duruyordur belki , rüküştür kaldırımda otururken halim belki , utanmıyorum. canım sıkkın benim , sandaletin altında bembeyaz ve pedikürlü ve kırmızı ojeli kahkahaları duydukça ve gördükçe bi şarkı söylemek istiyorum dilime bir şey gelmiyor. garip , müzeyyen senar dinlemek istiyorum serdar ortaç mırıldanırken : " gözlerinin içine başka hayal girmesin , bana ait çizgiler dikkat et silinmesin ! " desin istiyorum dudaklarım , kıskınardım seni kendi gözümden bile diye çıksın istiyorum kelimler. sana gelen yollarda daima beni bekle diye bağıra çağıra ıslık çalarken gelip geçenlerin cümlelerini tamamlıyorum istemeden de olsa , duyamadıklarımın yerine duyamadığım kelimeler koyuyorum. topuklu ayakkabılar hızla uzaklaşırken , hızla yaklaşırken yani köseleli ve boyalı kunduralara ben dillerde yer bulamayan kelimelerle uğraşıyorum. geç kalanların ağzında gevelenenlerle vakit geçiriyorum , sadece eşlik etmek istiyorum " hayatım şimdi çıktım şeyden eeee , metrodan !... " hayatım ! hayatım ya , benim hayatım. bende az önce metroya bindim , bende çok yere geç kaldım , bende çok bekledim bir çift küçük ayağı fakat sizde başınıza bere çektiniz mi hiç aylardan mayıs olsun temmuz olsun farketmeden ? ne çok şey ıskalıyoruz cümbür cemaat.

sinirlerim bozuktur benim böyle zamanlarda , mahkemenin dört duvarı bir de çatısı gibidir suratım, elim ve de ayağım. hani bir mizan kursam herkesler müebbet ya da idamlık. hep kötü şeyler duyuyorum beremi gözlerime çektiğimde , kötü şeyler gelecek başıma sanıyorum. babam evden kovacak, patron işten atacak , kesin ! işe gitmeye korkuyorum , eve dönmeyede. sen zaten aramıyorsun , zaten aramıyorsun seni gözlerime çektiğimde. bol çaya katık edilmiş tütünle ve dönüp dolaşıp sana gelip çıkardığım beremle ki berem kah kafamda kah çantamda hep benimle , " daha sonra görüşmek üzere " diye selamlayıp sokakları sana dönüyorum işte yine. kaldırımlarda yankılanıyor , "görüşürüz nasıl olsa" nasıl olsa "sensiz yapamıyorum “bak yine geri geldim" diye şarkılar tutturup , dilime pelesenk küfürlerimde yaşıyorsun.

bir daha ne zaman gelirim bu sokağa , ne zaman görürüm bir daha o ayakları bilmiyorum. neleri daha ne kadar ıskalarım bilmiyorum işte. beremi ıslık çalarak çantama koyuyorum , her çıkarışımda biraz daha erken takıyorum. cebimde durdukça yada ben çıkardıkça yeniden takacağım biliyorum. “Ben” çıkardıkça yine “ben” takacağım , biliyorum.

hayat bir senorya repliği değil midir bazen?

Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının mümkün olduğunca çabuk başlamasını istersin. Judy Garland (Oz Büyücüsü)

Perşembe, Temmuz 20

Ne bir heves, ne bir tutku...

fotokaynak: forzabesiktas.com
bu sene Beşiktaşımızın ortalığı kasıp kavuracak yeni çarşı bestesi. ellere sağlık diyelim...

Pazar, Temmuz 16

Baba !

seni çok seviyorum baba! şimdi konuşsak, dün duyduğum bir hikayeyi anlatacağım sana desem, gülersin bana biliyorum. ama dinlersin, dizime ufaktan bir sıvaz geçer sonra boynumu otoriter bir şekilde sarsarsın. gülersin hep, anlamasan da, anlamak istemesen de, sevmesen de dinlersin biliyorum. bir gün hep keşkelerimiz olur ya, o sen olma istemedim baba. sen, terkettiğimi düşünsen de gittiğim, oturduğum her yerde senin dizine yaslandım yine. bir bardak suyun nasıl içileceğini taşıdım hep yanımda, hep yanımda otobüs yolculuklarım oldu. bir çok şeyler denedim, çok yerlerde gezdim. değişmeyen, sonunda anladım ki nereye gidersem, gözlerim benim gözlerim değil. güne başlarken perdeleri açan ben değilim. "haydi üsküdar'da sabah oldu" diyen yalnız ben değilim. yalnızlar yalanlar söylermiş ya, öyle değil işte bu sefer baba. çok eskilerde bir adam yaşarmış. taşların ruhuna inanırmış, taşların ruhu olur mu deme, olmaz mı hiç baba. güzel arkadaşlarıyla birlikte terlerini akıtarak bu taşları birleştirip birbirinden güzel evler yaparlarmış. sevgi ile dayanışma ile. başka yere gitmek, başka türlü yaşamak istemezmiş. toprağı eker gibi evler dikermiş, bir güzel çocuk içinde büyür, duvarlara tarhana kokusu sinerse çıkarıp bir cigara şöyle meydan okurcasına işte yine neşelendi taşlar dermiş. çimentoyu yere yıktılar mı suya ne gerek, terleriyle kararlarmış harcı ve türküler ile tuğlalar dizilirmiş yukarı doğru yavaş yavaş. her tuğlayı mutluyu etmeliyiz ki burada gözlerini dünyaya açacak her çocuk ilk defasında bu neşeli duvarlı görsün, geceleri en güzel ninniler ile uyusun. bir gün şimdiye kadar yaptığı en güzel evi yapmış. bahçesine elma ağaçları, hanımelleri ekmiş baba. dört bir yanını çitlerle çevirmiş. en sonunda kapının hemen yanına ıhlamur ağacı dikmiş. vedalaşmış arkadaşları ile. vedalaşmış ailesi ile. vedalaşmış çocukları ile. derler ki baba, ne zaman birisi ıhlamur kokusu duysa, o adam buralarda bir yerlerde evler yapıyordur, tuğlalar yine neşeli türküler söylüyodur. seni çok seviyorum baba!

hepatit için

geçmişte bi muhabbeti geçmişti, o zaman koymak istememiştim.

Cumartesi, Temmuz 15

mandabatmaz

lao sıkça bahseder ya, güzel kahve içilir der ya, iyi sohbet edilir der ya... beni de sıkça davet ederler sağolsunlar sayın sevgilibiladerim ile. sanırım her cuma orada oluyorlar, iki sefer ben de gittim. dün de oradaydım. biraz bekletmiş olsam bile sanırım eski günlerin hatrına surat yapan felan olmadı. şöyle yaptık böyle ettik diye dedikodu yapacak değilim, kahvesine cidden manda soksan batmaz fakat çok lezzetlidir diye mekanın reklamını da yapacak değilim. mekan pek rahat değil diye orayı kötülemekte istemem zira maksat dostlarla muhabbet. iki hatta üç birbirini seven insan bir araya gelip ortak bir sıkıntıdan bahsederse, artık o sıkıntı olmaktan çıkıyor.

yorumsuz

Cahildim Dünyanın Rengine Kandım Hayale Aldandım Boşuna Yandım Seni İlelebet Benimsin Sandım Ölürüm Sevdiğim Zehirim Sensin Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin Sözüm Yok Şu Benden Kırıldığına İdip Başka Dala Sarıldığıma Gönülüm İnanmıyor Ayrıldığına Gözyaşım Sen Oldun Kahirim Sensin Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin Garibim Can Yıkıp Gönül Kırmadım Senden Ayrı Ben Bir Mekan Kurmadım Daha Bir Gönüle İkrar Vermedim Batınım Sen Oldun Zahirim Sensin Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin

Cuma, Temmuz 14

kendini daraltma farık

"bu çocuğu 17 saat ormanda yalnız bırakmayan Allah seni de beni de yalnız komaz" bu çocuk

çevik kuvvet beyaz desene

çarşı siyah dedi, çevik kuvvet ses vermedi... video by google

Perşembe, Temmuz 13

okuyoruz ki varız :)

Geçtiğimiz yıl Türkiye'de toplam 1 milyar 909 milyon 273 bin 755 edet gazete satılırken, en çok satan 5 gazetenin satışları şöyle gerçekleşti: Posta: Ortalama 644.413 Toplam: 235.210.745, Hürriyet: Ortalama: 522.880 Toplam: 190.851.200, Zaman: Ortalama: 509.667 Toplam: 186.028.455, Sabah: Ortalama: 445.679 Toplam: 162.672.835, Milliyet: Ortalama: 263.538 Toplam: 96.191.370 ayrıntılı tablo

Pazartesi, Temmuz 10

kek yapıp hayırlı olsuna gidin...

madem magazinleştik, haftanın şık ve rüküşlerini topluca veriyorum. kafanıza göre değil, bilimsel verilere göre ilmin ışığında ziyaret edin:p un4 yeni yaşında hediye olarak böle bişi almıştı, ilk önce ona bi uğrayın bence. hem yaşı tekrardan hayırlı olsun hem de bağımsızlığını ilan etmesi. aynı tarihe denk gelen şeyleri severim. seneye hem yaş günü hem de blogunun açılış günü aynı olucak. bide genelkurmayla anlaşsa da askerliğini de aynı gün yapsa tadından yenmez :p sonra divangiller arayüzlerini metalik bişiler yapmış. ben kendilerine hoş olmuş felan dedim ama buradan açıklıyorum, değiştirin çabuk ! aynı ünlemli cümleyi, daha fazla ünlem ile sayın 3nokta'ya hitaben yazıyorum. ortaklık mevzubahis olunca değme bloggerlardan daha pazarlıkçı çıkan sayın çin kamışı bizce talebe karşılık veren bir yapıya bürünmüş sitesiyle haftanın süprizi. haftanın daha da süprizi çok pazarlıkçı çıkmasıdır ki kendilerinden beklemezdik bunu, cidden süpriz oldu. haftanın en süprizi bütün bir hafta sonu her fırsatta kazık yemem olmuştur. en son sevgili lao'nun üsküdardaki jestiyle talihimiz döndü diyecekken bir kazıkta italya atmıştır. yazıklar olsundur bana bu hafta sonu için...

olmadık zamanda inkomming mesıc olayları...

ben bu duruma, kaçacağı zamanda sıçacağı tutma hali de diyorum, bilmem iyi ediyor muyum...

Pazar, Temmuz 9

off the record

efendi efendi gazetemizle uğraşırken dün yani cumartesi günü, beşiktaş akaretlerdeki üst gecitte içimdeki canavar ile merhablaştık, sonra epeyi bi kaynaştık. alıştık birbirimize bile denebilir. meğer ben çok fena bir şekilde magazinci olucak kapasiteye sahipmişim. bunu ben öğrendim, şimdi siz de öğrendiniz e artık şenay düdek'inden öğrenmesi şart oldu. sayın sevgilibiladerim ile çok sıradan abi kardeş muhabbeti ile kah ablak ablak kah mal mal etrafı keserek üst geçitte ilerlerken birden ben -lan! oldum. sayın seviglibiladerim - evet onlar diye tasdikledi. sonra reflekslerim harekete geçti, fotoğraf makinası ulaşamayacağımız uzaklıkta olduğundan hemen 2 megapixel kameralı cep telefonlarımıza uzandık. şık şık fotoğrafladık. sonra ne oldu, hiç bir şey. ben şu anda bikinili kızları seyretmekten sıkılmış bir vaziyette internet cafe de süper mario oynuyorum. bize bir faydası olmadı bu durumun yani. hakkını yemeyelim, fotoğraflarken hayvani bir haz aldığımı saklamıyorum. dün gece yapacak bir şey bulamayınca, üst geçit refleksime felsefi altyapılar denedim, uyduramadım. insani merak ve özel hayatı rantabıl bir şekilde afişe etme gayesinin fevkinde daha aklı başında bir amacımın olmadığının farkına vardım. bütün bu gelişmelere fotoğrafladığımız çiftin sarmaş dolaş olmasının hiç bir artı değer katmaması beni elbette şaşırttı. yani bu benim yapabileceğim en büyük haberdi, yatak odalarını basacak kadar ileri gideceğimi hiç sanmıyorum. hanımefendi tesettürlü olduğu için bir sahilde bikinili, tangalı fotoğraflarını da çekemem. (içses: lan bi çekersem süper olur aslında nihahah) beyefendi ise zaten yurtdışında mı yaşıyordur nedir. yani aklımın bir köşesinde öyle bir bilgi var, doğruluğunu teyit ettirmek lazım vaşinton bürosuna :p bütün bunların yanında bu iki insanın bu halleri ulusal basında gündem de oluşturmaz zaten. belki blogger camiası arasında ufak çaplı bir sükse yapabilir ama bu aksiyon da beni serinletmez. son tahlilde elimde sarmaş dolaş bir çiftin fotoğrafları var. (ikinci defa hiç bakamadım utanıyorum kendimden çünkü) evet bir de vicdan azabı var. sonra magazinci bir canavar varmış içimde, bunuda sayalım. dünya çizgi çizgi değilmiş, bu var bide öğrendiğim. ne yapayım şimdi ben bilmiyorum ki... bir not: mail kutumda tek satırlık bir mail bi de "insanlar çeşit çeşitmiş değil mi faruk bey?" ilahi bir uyarı mıdır nedir anlamadım. açıkcası teleşlandım :) iki not: sayın nadir marmara telefonuna cevap veremedim doğrudur, ama daha sonra da ben sana ulaşamadım umarım mühim bir mevzu yoktur. üç not: sıkıldım burdan, eve dönmek istiyorum. bu yerde denize girmeyen iki kişiden birisi olmak, dahası diğer denize girmeyen dallamanın abisi olmak... çekilir durum değil...

Çarşamba, Temmuz 5

KAİHL Okul Binaları Yıkılıyor

depremmiş hasar rapuruymuş vıdı vıdıymış yıkım ekipleriymiş. soldan soldan gelmişler vs vs..

Projenin ne zaman başlayacağı, takviminin nasıl olacağı henüz net değil. Görünen o ki en kısa zamanda fotoğraf makineleri ve kameralarımızla Kartal’ın yolunu tutup okulumuzu yıkılmadan önce ziyaret etmek iyi olur.

detaylı bilgi

yol aba khı yar

gidişime yollar duruşuma kızlar hasta şimdi seni bi öpsem, uyurum iki saat felan. sonra okey arasında iki kahve içer tavla atarım. eskisini götürür yenisini ısmarlarım, çay bardağından depozito isteyen dimağlara rahmet okurum. kabataş erkek liseli olurum çamlıca kız lisesi edebiyat matinesi düzenlerse. orhan pamuk'a oryantalist dedirtemiyorsam dansöz de dedirtmem. bana öyle melul melul bakma bebeğim biliyorum sen de ineceksin. madonnayla pek bi sevişiriz, benimle birlikteyken 5 vakit namazındaydı. şimdi seni bi öpsem, uyurum iki saat felan.. senin öbür arkadaşın bedava telefon dağıtıyormuş bebeğim. sen bana 15 gün içinde ilk mesajını " 15 gün gecikmiş faturan ..." diye başlayan dünyevi bir konu ile ilişkilendirip atıyorsun, bebeğim. seni özlemediğimi, bir an önce kurtulmak istediğimi bilmeni isterim. kuzu kurdun, yol ford'un yeri geldiğinde. selam eder hürmetlerimi sunarım. içinde yer almak istediğimiz anketlerin ilk sorusu ne olmalıydı ki biz içinde yer almak istemiş olmaktan dolayı memnuniyet duysaydık bilmiyorum. öyle bakma güzelim atla da gezelim köle izaura, ülkemin ezilen ve hor görülen ilk birinci sembol kişisi, sana olan aşkımı, özlemimi nasıl dile getirsem bilemiyorum. bir sana bir de sabah uykusuna hastaydı bu beden o yıllarda. ülkemin tanıştığı ilk brezilyalı pembe dizi kişisi. sobanın üzerine çizdiğimiz kestaneleri dizdiğimiz yılların şehla bakışlı pirensesi. duydum ki unutmuşsun gözlerimin yerini, bırak orda kalsın sana bakan profilim. mesela biz yıllarca sana aşık olduk, zamanında yani sen çok genç bi gacıyken ülkenin en seksi ve en sevilesi kadını seçilirdin. küçükken herkes şeker diye ağlardı ben senin için. şimdi geldik ve gördük ki sende bir numara yokmuş. hususim yok ki manitam olsun, ticarim var canım sağolsun kumdan kale yapan beach çocuğu ile odtü mezunu bir mühendisi hemen hemen aynı kefeye koymak ve bu mühendislik mesleğinin tarihi gerçeklerini ortaya çıkarmak için şiir okumak yeterli değilmiş. iyi topçular genelde birezilya hükümeti vatandaşı çıkıyorda şöyle ciks inşaat mühendisleri neden çıkmıyor. plajsa aynı plaj, kumsa aynı kum. futbola yeteneği olmayanlarda kumdan kale yapsın da iyi bir topçu olamadım diye kendilerini paralayıp pembe dizilere konu olmasınlar. memlekette bir sıra meşhur olan bu 55 telefon kodlu garip ülkesi birezilyanın sadece geniş kalçalı ve mümkünse riolu kadın dansçıları hoştur, zicoymuş başka bokmuş bunlar yalan işler velhasıl... yolların hastasıyım rampaların ustasıyım canımın menemen istediği bir vakitte melemen mi doğru yoksa menemen mi diye gayet yorucu bir beyin cimnastiği ile beşiktaş jimnastik kulubünün hiç bir alakası yok. cimnastik ile jimnastik arasındaki tek ortak nokta ise ikisininde okunuşunun komik olması. hayat ağacı diye bir dizi vardı, orada jim mi oynuyordu ne. bi de yalan rüzgarı vardı orada viktır oynuyordu kesin. ottan boktan bahanelerle öpüştükleri için annem izletmezdi gerçi. hoş ben zaten cesur ve güzel'e hastaydım. yalanı ve yalancıyı hiç sevmem. benim çocukluğum böyle kimin eli kimin götünde belli olmayan dizilerle geçti. eşine, sevgilisine sinir olduğundan başkasıyla yatan cillop hatınlara aşık olarak geçti çocukluğumuz. birisinden intikam almanın yolunun bu olduğuna kendimizi inandırmadık. komm hier bebeğim, ich bin lothar matheus icabında...

Güherçile Şiirler

üzgün değil ölgün bir şairim eğil kulağına kuşlar okusun şiirimi eğil öp içimden seni öten bülbülleri doludizgin bir şairim biraz da bezgin sevda akşamlarından ayrılık kurşunlarından eğil ve öp gece kadar karanlık bakışın kadar derin yaralarımı ... Sevgili hocamız Asım Kahveci beyefendinin mart ayında Karakutu Yay. larından Güherçile Şiirler adıyla çıkan ikinci şiir kitabına adını veren şiirin ilk kısmı. Biz beğendik, umarım kitabı siz de beğenirsiniz.

Pazartesi, Temmuz 3

keşke, oyunlar oynamasaydık. üzülmeseydi şarkılar....

Cumartesi, Temmuz 1

1 Temmuz

iyi ki doğdum, kocaman bi denyo oldum...