« Home | hayat bir senorya repliği değil midir bazen? » | Ne bir heves, ne bir tutku... » | Baba ! » | hepatit için » | mandabatmaz » | yorumsuz » | kendini daraltma farık » | çevik kuvvet beyaz desene » | okuyoruz ki varız :) » | kek yapıp hayırlı olsuna gidin... »

/Iska !/

küstüğüm zaman bir şeye , birisine yada yaz olsun kış olsun farketmez çekip beremi gözlerime , gözlerimin ta önüne , başımı kaldırmadan sadece yere yani yürüdüğüm yola bakarak saatler geçiriyorum. gariptir terlemiyorum yazları , yorulmuyorum. ne kadar yol yürüdüm nereleri ıskaladım da geçtim , acaba geçtiğim yol üzerlerinde görsem oturmak isteyeceğim , oturup kitap okuyabileceğim yada bi çay söyleyip etrafı kesebileceğim belki bir de sigara yakabileceğim kafeler var mıydı ? hiç birinin farkında olmuyorum. kış olsun , karlara bakmadan , bakmadan ve basmayı umursamadan bütün bir cadde boyu bazen uzun bulvarları bile yürüyebiliyorum. yürümeyi çok sevdiğimden değil , ayaklarım alışmış .. benden aksi bir emir gelmedikçe kendi hallerine bıraktığım her an yaradışları gereği olsa gerek rap rup birbirlerini geçmek istercesine ve hatta tabi yarışırcasına koşuşturuyorlar. kimi zaman asi bir tay gibi nereye gittiğini ve niye gittiğini hiç danışmadan ve bazen ürkek bir küheylan gibi nereye gitceğinin kararsızlığında sızlanarak ve sürtünerek kaldırımlarda ömrümden dakikalar çalıp o dakikaları hiç ediyor. bazen oluyor bunları bile farkedemiyorum. karşıdan yada yanımdan geçen kimseyi tam olarak göremiyorum sadece ayaklar ve sesler. bütün insanları böyle tanımış olsaydık daha mı iyi olurdu yoksa neler eksik kalırdı diye düşünmek istemiyorum , bazı insanları en dürüst kelimelerimle söylüyorum böyle tanımak isterdim hakikaten. en azından yapmacık ve alaycı suratları görmek yerine bazen ince bazen tozlu bazen kırmızı ve bazen güzel ayakları görmek daha az yoruyor beni. boyalı , boyasız , köseleli , rugan yada yüksek topuklu olarak tanısaydım sadece onları. bir ayakkabı ne kadar haysiyetsiz olabilir ki ? ne kadar kandırabilir siz onu sevdiğinizde?

her ayak sesinin yanında mutlaka koşarak ona yetişmeye çalışan bir de koku oluyor , bizim yani orada niye olduğunu bilmeyenlerin üzerine sinen parfüm kokuları , ayakların kendine has kokusu değil. ayakların belkide insanlara benzeyen bir yanıda aslında hemen hepsinin kötü kokmasına rağmen çok fazla samimi olmazsanız bunu farkedemiyorsunuz . yanına yaklaşmadıkça yada evinize davet etmedikçe onları sadece bir kafede çay içme molaları ile sınırlıysa sohbetiniz, üzerinize pahalı yada ucuz farketmez ama başkasına ait kokular siniyor.

o ayakların değil bir yer tezgahının yada lüks bir alışveriş merkezinin raflarının koştura koştura ve özene bezen seçilmiş , seçilene kadar vucudun türlü yerlerine deflarca sıkılıp koklanmış , olmadı başka gün uğrarım deyip kararsızlığın verdiği yılgınlıkla değişik hesaplar yapılmış velhasıl bir şekilde değeri kadar parayı satıcısına teslim ettikten sonra üzerinde artık ne varsa , bluz yada kazak ona kadar sinmiş bir kokudan bahsediyorum. eğer sevdiyseniz arkadaşınızı , bir günde şu çayı evde içelim dediyseniz yada hadi bu akşam bende kal teklifleriyle ikna ettiyseniz ve o kaptan çıktıysa ayaklar işte gerçekten onlarla tanışıyorsunuz demektir , kutlu olsun ! çıkınca ayakkabıdan ayaklar yani üzerindeki maske düşünce , tıpkı insanların maskesi nasıl düşer yüzünden ve biz çok zaman hayalkırıklığına uğrarız altınaki yüzü görünce işte o misal burnumuz direğini sızlatan bir koku yayılır etrafa. artık karşımdaki hangi bankanın üst düzey görevlisiymiş , hangi şirketin yöneticisiymiş ilgilenmeyiz bunlarla , o artık ayakları kötü kokan bi adamdır ve çayı bir metre kadar uzaktan içme taraftarı olmuşsunuzdur , ne kafar fanatik bir taraftarsınız ayaklara göre değişir elbet. işte böyledir ayaklar ve maskeleri.

ama ben nefsime uyup hiç merak etmedim bu kokuların sahiplerinin yüzlerini. benim için bu hafif kokunun sahibi kırmızı yüksek topuklu bayan ayağıdır. büyük postallı ayakların kokusu , bebek kokusu .. normalde insanların ayaklarına çok fazla dikkat etmediğim için bunlar arasında tanıdık kimse var mı , varsa kimleri ıskalıyorum , ıskaladığımı bilsem üzülürmüydüm sahiden umrumda değil. böyle yürürken her defa başıma dayanmış boş bir tabancanın korkusundan sanki , kafamı kaldırıpda bakamıyorum hiç birinin yüzüne. kimi kaç kere ıskaladım umursamıyorum. sesler duyuyorum sadece ve saat kaç diye merak ediyorum " artık bişey yapamam" , "inan ki arıyodum seni şimdi" , yarın gelirsin , ayşeyi de çağır" , " benim sinirlenmem lazım asıl " bazılarını hatırlamıyorum bir çoğunu anlamıyorum. bazen hiç ses duymuyorum , gülen ayaklar , kızgın bacaklar , esrarengiz topuklar , aceleci adımlar görüyorum , suratları hep ıskalıyorum. liseden sevdiğim kız mesela , ıskalıyorum. umursamıyorum mavi etekliğin altındaki küçük ayakların sahibi o'mu değil mi diye.. belki yarıya kadar içilmiş izmaritin hemen yanındaki çok açık kahverengi ve eski ayakkabılar turistime aittir , turist ömer'e. ama ilgilenmiyorum... çalılıkların yakınında yeni düştüğü temizliğinden belli olan bebek emziğinin üzerine muhtemelen farkında bile olmadan basan koyu renkli pantolunun altındaki siyah rugan ayaklar celal bayar'ındır mesela. ıska ! diyorum sadece içimden. çekiyorum beremi ta gözlerimin önüne kimbilir yoldan geçen kaç tanıdık insan geçiyor da ıskalıyorum.

ellerimi iki cebime birden sokuyorum , başımda bere omuzumda çanta. komik görünüyor olabilir , takım elbise üzerine bere , hemde koyu renk takım elbise üzerine bordo bere. yakışıksız duruyordur belki , rüküştür kaldırımda otururken halim belki , utanmıyorum. canım sıkkın benim , sandaletin altında bembeyaz ve pedikürlü ve kırmızı ojeli kahkahaları duydukça ve gördükçe bi şarkı söylemek istiyorum dilime bir şey gelmiyor. garip , müzeyyen senar dinlemek istiyorum serdar ortaç mırıldanırken : " gözlerinin içine başka hayal girmesin , bana ait çizgiler dikkat et silinmesin ! " desin istiyorum dudaklarım , kıskınardım seni kendi gözümden bile diye çıksın istiyorum kelimler. sana gelen yollarda daima beni bekle diye bağıra çağıra ıslık çalarken gelip geçenlerin cümlelerini tamamlıyorum istemeden de olsa , duyamadıklarımın yerine duyamadığım kelimeler koyuyorum. topuklu ayakkabılar hızla uzaklaşırken , hızla yaklaşırken yani köseleli ve boyalı kunduralara ben dillerde yer bulamayan kelimelerle uğraşıyorum. geç kalanların ağzında gevelenenlerle vakit geçiriyorum , sadece eşlik etmek istiyorum " hayatım şimdi çıktım şeyden eeee , metrodan !... " hayatım ! hayatım ya , benim hayatım. bende az önce metroya bindim , bende çok yere geç kaldım , bende çok bekledim bir çift küçük ayağı fakat sizde başınıza bere çektiniz mi hiç aylardan mayıs olsun temmuz olsun farketmeden ? ne çok şey ıskalıyoruz cümbür cemaat.

sinirlerim bozuktur benim böyle zamanlarda , mahkemenin dört duvarı bir de çatısı gibidir suratım, elim ve de ayağım. hani bir mizan kursam herkesler müebbet ya da idamlık. hep kötü şeyler duyuyorum beremi gözlerime çektiğimde , kötü şeyler gelecek başıma sanıyorum. babam evden kovacak, patron işten atacak , kesin ! işe gitmeye korkuyorum , eve dönmeyede. sen zaten aramıyorsun , zaten aramıyorsun seni gözlerime çektiğimde. bol çaya katık edilmiş tütünle ve dönüp dolaşıp sana gelip çıkardığım beremle ki berem kah kafamda kah çantamda hep benimle , " daha sonra görüşmek üzere " diye selamlayıp sokakları sana dönüyorum işte yine. kaldırımlarda yankılanıyor , "görüşürüz nasıl olsa" nasıl olsa "sensiz yapamıyorum “bak yine geri geldim" diye şarkılar tutturup , dilime pelesenk küfürlerimde yaşıyorsun.

bir daha ne zaman gelirim bu sokağa , ne zaman görürüm bir daha o ayakları bilmiyorum. neleri daha ne kadar ıskalarım bilmiyorum işte. beremi ıslık çalarak çantama koyuyorum , her çıkarışımda biraz daha erken takıyorum. cebimde durdukça yada ben çıkardıkça yeniden takacağım biliyorum. “Ben” çıkardıkça yine “ben” takacağım , biliyorum.