Çarşamba, Ağustos 30

bunu hep yapıyor!

"Çetnik 2. dünya savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapan Monarşik, son derece acımasız ve hain Sırp çetelerine verilen addır. Kosova ve Bosna savaşı sırasında Sırplar kendilerine Çetnik dediler. Bu çocuk Bosna Hersek-Sırbistan maçında Bosna’ya gol attıktan sonra, utanmadan o Bosnalıların karşında Çetnik işareti yapmış adamdır. O Bosna’da bu Çetnik işareti yapan milisler Bosna savaşında masum 200 bin kardeşimizi öldürdüler. Bu işareti yaparak öldürdüler. Bu işin şakası yok." H.Babaoğlu O işareti inşallah burda da yaparsin da, sabah belgrad'da kendini elin kıçına monte bulursun.

Cuma, Ağustos 25

seni görmem lazım!

sabahları, yani sabah ezanı okunurken ki sabahlar güzel bu şehir sadece. üsküdar o zaman güzel . derelerin denizlerin bok dolduğu bir zamanda ezanı dinlerken sokakları adımlak güzel. şehirde yürümenin zor hele ki koşmanın çok zor olduğu bu zamanda sabah ezanını dinlerken bir de türkü söyleyebilmek çok güzel. hala hatırda bir türkü kalması gerçekten çok güzel. ezan okunurken türkü söylenmez mi? bir sabah seni görmem lazım, farketmez herhangi bir sabah. daha karanfilli çayımızı içmeden, demlenmesini beklerken yani, yumurtaları sonra kırarız dedikten biraz sonra, müezzin mikrofona dokunur dokunmaz "şeha bu benliği bazar-ı aşkta senden aldım ben. anın çün bu derûnümde aradım seni buldum ben" diyerek hazırlanmamız lazım. seni görmem lazım, bir şekilde koştura koştura, bu şehrin ya da farketmez senin seçeceğin herhangi bir şehrin sokaklarını, caddelerini, kaldırımlarını, heyecanımıza yeni sebepler ekleyerek ve belediyenin diktiği çiçeklerin kokularını duyumsamayı önemsemeyerek "ne sen bensiz bilinirsin, ne ben sensiz bulunurum. seni bende beni sende bulup seninle doldum ben" diye yürümemiz lazım. seni görmem lazım, bir sabah -ki bu sabah olsaydı en güzeliydi- bu sokakları birlikte yürümemiz lazım. müezzinin sesi ezan okurken, müezzin ezanı okurken ya da bir de biz "ne sen bensin ne ben senem ki sen ben şirk olur zira. bu sen ben defterini ol sebebtendir ki sildim ben" diye mırıldanabilmemiz lazım. artık bir sabah seni görmem lazım, terledikten sonra, yorulunca yani. yani aslında müezzin son defa lailahe illallah dedikten ve biz bir iç geçirdikten sonra. bir ezan dinlemelik vakit geçmiş olunca ve biz geçmiş olunca "vucud ikliminini bir bir teferrûc eyleyip ahir. çü sensin zati ya Maksut anın çün sana geldim ben" diye tazelenmemiz lazım. yani aslında seni artık bir sabah ve sonraki her sabah görmem lazım.

Çarşamba, Ağustos 23

müzik pleyir

yorum ve istekte bulunacaksanız buradan bulunun. yoksa ömür boyu susun :p zü hanıma çok teşekkür ediyoruz zahmetleri için. ali sarı ustaya da aklımızı başına getirdiği için hasseten şükranlarımı sunarım :p

Pazartesi, Ağustos 21

Bütünün sırrı bilinmeden parçalar tam ve doğru bilinebilir mi? 2

birinci bölüm “ 19 Ağustos 2002 Perşembe “

II.

/ ertesi gün /

...

Uyandığımda aslı astarı olmayan bir hadisede, gururum benden bir müdaafayı ne hakla arzu eder diye düşünüyor buldum kendimi. Gece haberim olmadan nasıl da içime dolmuştu bu düşünceler. Birdenbire nasıl da uyandım? Odamın kapısı açıktı, tam karşımdaki tabloda kızın dizinde bir teneke kutu ve üzerindeki yere paralel saçılmış çiçekler hala hiç solmayacalarmış hissi veriyorlardı, her izleyişte yeni keşifler, her yeni keşifte yeni lezzetler sunarak. Dört defa uyandığımı hatırladım sadece geceye dair. Sancım mı vardı diye geçirdim içimden, boğulur gibi bir sesle nefes alırken. Ağzımı açıp, büyük hava lokmaları yutarak rahatlamaya ve kendi haline bırakmaya çalışıyorum beynimi.

Kahvaltıdan sonra tekrar durağa doğru yola koyuldum. Dün otobüsten indiğim duraktan muhtemelen dünkü düşüncelere paralel düşüncelere dalmak için bugün tekrar binecektim otobüse. Bir iki derin nefesten sonra düzelen teneffüs ritmine kabul ve red hallerinden hiçbirini benimsemeden, bütün ihtimallere karşı "saygı" telkini dahilinde hareket etmeyi uygun bulmam eklendi yeni olarak. Bu sabah parçalar biraz daha birleşiyordu. Düşünüyorum, beni sıkıntıya sokan bu iftiraların sahibi kim olabilir? Hatrıma hiç kimsenin gelmemesine karşın kesin bir his vardı ki içimde, merak ediyordum. Esmer miydi? Saçları uzun muydu? Alt dudağının solunda ben var mıydı? Sorulara cevap bulamadıkça isyanım artıyordu. Bana yardım etmesi lazım gelen kutsadığım bütün herşey neden yoksunuz? Yoksa sizi kendi hayal dünyamda ben mi yarattım? Omuzlarımı silktim, bilmiyordum. Zıt ihtimaller arasında kararsızlığın cehennemine düşüp olası hareket anında referans noktası bulamamaktan korktum. Zekamın ilk hamlesi ile kopardığı verilerle hareket etmem, iki dostumdan hangisinin ölüm haberi gelse, diğeri için müjde olması gibiydi ki, ben bunu kabullenemezdim!

Eğer zekanın işi sadece madde ile oynamaktan ibaret olsaydı, onun mahiyetleri anlamaya kadar varmayan iştahı kısa süreli ve ufak ilişkilerle doyabilirdi. Şimdi ayakkabının kördüğüm olmuş bağını çözmeye çalışıyordum.

Bir bestekar olamayacağım ortada, öyleyse iyi bir aranjör olmalı diye düşündüm. En azından yeni bir bir nota yazmaktansa, var olanlarla yeni bir şarkı söylemeliyim. Alnım tekrar donuklaştı. Nerden alıştım alnımı cama dayamaya? Bu sefer alt çenem ve dişlerim birbirine vuracak kadar titriyordu. Dün olanları düşündüm. Inkar konforunun cazibesine aldanmama nasıl da sahip çıktı gece, bir istihza ile gülerek maskelemeye çalıştım şimdi bilmem kimden utancımı. Sahi ben kimden utanıyorum şimdi?

-bende benden başka bir ruh varmı?

Hareketlerimi kim kontrol ediyor, kimden utanıp kimden saklanıyorum? Bu sorulara cevap olmalıyım yoksa dün ve bugün arasında bozulan muhakemenin öylesine zayıf ve bitkinlikten hangi ihtiyacın neticesi olarak koyu bir zemin üzerindeki gölgelerin kıpırdanışlarına malik olan kuvveti olabildiğince anlamak pek zor olacak! Inkar ederken, kördüğüm olmuş ayakkabı bağını kopardığımda ki rahatlığı duyamayacağım aşikarken şimdi nasıl oluyorda yorgunluğumdan eser kalmadığına inanan vucudum, iç dikkati arasındaki savaşı yakalayıp uzviyetinden gelen duyguyu bir dinçlik idraki haline çeviriyor? Bir ceviz katılığında beynime giren bu soruları yol boyunca kıramıyor, ezemiyor, hazmedemiyordum.

Bu yorgunluk duygusunun yalancı bir dinçlik haline dönüşebilmesi mümkün olabilir miydi ki?

-insanoğlu acizmidir her zaman?

Otobüs camından bakıp "neden?" diyebildim sadece. Yol uzadıkça daha rahat düşünmeye başladığımı farkettim ve yeni çıkar yollar bulmak uğruna uzattıkça uzattım hayallerimdeki prensesin saçlarını. Ruhumun içinde kaybolmayan şeyleri neden dışarıda aramıyordum. Kendi kendimde eksik olmadığına emin olduğum halde bende varlığıma ilişkin bu güvensizlik neden kaynaklanıyordu? Anlatacaktım, herkese bütün bu isnat edilenlerin sahte doğrular olduğunu, hüvviyeti, karekterimi.

Sen Bana yardım edeceksin,biliyorum dedim.

devam edecek...

Perşembe, Ağustos 17

Son Ali

cenin mülteci kampında muhtemelen mevcut bir kalaycı dükkanındaki son ali
Kaş çatarım düşmanıma, tanklarına taş çakarım Ustam beni eve yollar, küçük kızına bakarım Adım Ali ; Ramallah'tan Cenin kampına sürüldüm İşe giderken canlıydım, dönüşte tel tel döküldüm Bakırcının çırağıyım,yaşım oniki olmuştur Anam beni bir güz günü hıçkırırken doğurmuştur Göçmen kuş sürülerine ısmarlandı istikbalim Serçe kuşun ölümünde vallahi yoktur vebalim Durmadan askerler gelir, sefer tasımı ezerler Cilalı postallarıyla göğsümüzde kol gezerler Timsahları hiç görmedim, leş yiyen kuşu tanırım Hahamlara küfretmedim, biliyor bunu da Tanrım. Yusuf abimi öldüren kurşunu yerde bulmuştum Her gün annemi ağlatan soğuk demirle konuştum Yollarda oyalanırken, iskeletlere rastlarım Abim aklıma gelince, annem görmeden ağlarım Bizim zeytin bahçesinde alıştım silah sesine Koşarım duvar dibinden gizlenirim öylesine Offf!... Yine bir tank geliyor sarsıldı kablar, kacaklar Korkuyorum elimde mi.. yine insan vuracaklar Bu top sesi neyin nesi, gövdemi yere düşürdü Eyvah! Bu halimi görse ustam beni öldürürdü -Sana demiştim...Dikkat et! Bir gün sokakta ölürsün Bak İşte çıktı dediğim , kızıl kan içinde yüzün Sokak ortasında kaldım, tanklar yürüdü üstüme... Ne çok uykum var Tanrım.. yorganımı ört üstüme. Kaş çatarım düşmanıma,tanklarına taş çakarım... Ustam beni eve yollar, küçük kızına bakarım...
Metin Önal Mengüşoğlu
Görüntüleri kullanmamıza müsaade eden Kanal 7/Haber 7 televizyonuna ve Yusuf Armağan'a teşekkür ediyoruz

Çarşamba, Ağustos 9

bir beyaz kağıda ne yapılabilir?

kötü ışıkladındırılmış bir vitrin var. içeride sadece ölü çocuk olmasını umursayan müşteriler var. dışarıda sadece çoğu arap çoğu türk çoğu insan yani eninde sonu hep insan var. ramallahta ali var, ustamın kızına bakarım diyen şair var. o topraklara öyle yakışır ki top mermileri, geceleri gökyüzü ışıldar, gündüzleri bir sürü şiir var. gündüz de olsa, gece de olsa hanzala var. bir tek hanzala var. o cesetlerin bizim için önemli olması sadece çocuklara ait olduğundan mıdır nedir, çok çocuk cesedi var. o çocuklar yerine babalarını defnetseler iplemeyecek dimağlar var. savaş var. ölü var ve de ölüm var. ölümden korkmayan insanları anlamaya çalışmadım hiç. olur ki anlarım diye korktum. olur ki ben de korkmam ölümden. insan bence korkmalıdır ölümden. korkmalıdır ölmekten. korkusuna rağmen göze alacaksa işte o zaman almalıdır. bir ayağı diğerinden kısa olduğu için değil, bir ayağı diğerinden kısa kalacak olsa da, yani bu kısalığa rağmen koşmalıdır yada koşmaktan korkmalıdır. savaş var, ölmek var. izleyen var, seyreden var. yavşak sağcılar var, içinin yandığını söyleyen koca götlü solcular var. severadım koşan çocuklar da var ama. bir hanzala var sadece. bir hanzala var koskaca savaşta yıllardır dik durabilen. büyükelçilerimiz var, dahası devletimiz en büyüğü var. evet var. cephedeki siyonist askerleri besleyen ay-yıldızlı kimlik taşıyanlar da var. arkadaşlarımız var, ay-yıldızın ne anlama geldiğini bilmeyen arkadaşlarımız var. bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır dizesini yanlış anlayan ahmak arkadaşlarmız var. rengini şehitlerin kanından almış bir bayrağı, üzerine çocukların ve kadınların ve babaların dahası masumların kanlarıyla birlikte arkadaşlık adına aynı yere dikenler de var. birlikte yemek yiyenler var, devletimiz var çok şükür, devletimizin büyükleri de var hamd olsun. ve fakat bütün raslantıları reddeden hanzala var. yaralı yarasız sevdaları var. bir beyaz kağıt var sadece dimdik durabilen, bir beyaz kağıt var bir mucizeyi anlatan. en büyük kahramanı bir beyaz kağıt üzerindeki karikatür olarak duran bir halkın ölüleri elbette çocuklar olacaktır, bunu bilmeyenler var. var. var. sokaklarımıza ne kadar sevdiğimiz adamlar varsa onların isimleri verdik. sevdiğimiz çok adam var. hiç bir şey alıp hiç bir şey veren adamlarımız var. onların her sokakta ismi var.sırtını israile değil adı ahmet olanlara, mustafa olanlara, recep olanlara, nejdet olanlara, yusuf olanlara dönen bir hanzala var. bize dönen hanzala var. çocuklar var diye dövünen yeni yetme gençler var. sayfalarına ölü çocuk fotoğrafları koyarak tatmin olan bloggerlar var, hiç bahsetmeyenler de var. israil türkiye parlementolar arası dostluk derneğine meclisin yarıdan fazlası üyeydi ve bir kısmı geçen hafta içinde istifa etti. ama hala üye kalmayı tercih edenler var. bu zulum bu sevda bitmez diyen ahmaklar var. kentlerde hukuk okumaya, memleketi kurtarmaya gelmişler var. hanzala var ama sadece. sadece sırtını dönen bir kahraman var. kendine ait değil, başkalarının küfürlerini mırıldanan dudaklar var. kendi aşkını değil başkalarının sevdalarını yaşayan kalpler var. kendi acısını değil başkasının derdini sızlayan yürekler var. şimdi başkalarının değil, kendi duruşunuzun nasıl olduğunu merak ediyorum. başkalarının vitrininden aldığınız sloganları değil, gözlerinizin çektiği fotoğrafları merak ediyorum. soru şu: bir beyaz kağıda ne yapılabilir? bir balon çizilebilir, bir uçak yapılabilir, belki bir uçurtma, bir mektup da yazılır aslında, ya da bir karikatür. artık sizin elinizden ne geliyorsa... beyaz kağıtlarınızı yada anlatımlarınızı bekliyorum. (gelen kağıtlardan birisini seçip bu olaya destek olmayı kabul eden kişisel bloglarda, yada diğer sitelerde yayımlamayı planlıyoruz. şimdiden 5 tane arkadaş destek verdi. bununla ilgili de iletişime geçebiliriz. ) katkıda bulunanlar: hepatit ze cemaat.com QAZAQ eşkiya saravarthasiddha karegraph çin kamışı ali sarı Alexandre Bey Divan Ecemice Blogcu Mihmanhane Mihmanhane Sayha Dergi misteRio Filiznur İncimercan Hüzün Hacer Nazan Toy Hale İnsan İbn-i Sina Suveyda Yunus Nadir Sheremin

Dinazorların nesli neden tükendi...

dün qazaq paşam ile muhabbet ederken işkillendim. bana tarihi aydınlatacak çok önemli bir bilgiye sahip olduğundan bahsetti yanlışlıkla. sonra da yok efendim sallıyorum felan diye reddetti söylediklerini. ben gece boş durmadım, cep telefonundan sonra bilgisayarını da patlattım ve o önemli evraka ulaştım. buyrun buradan yakın...

Cumartesi, Ağustos 5

şiir, biraz şiir

dersten kaçınca geri dönmek zorunda hissetmem kendimi belki de tırnaklarımı yerken utanmamla ilgili belki mezar taşlarına bakınca nesnesin belki sen dün gece oldun belki farkında değilsin ve cebimdeki cek yapımı makine sana en çok erkek olduğunu şimdi bunları ben düşünmesem kimsesiz kalmaktan korkuyorum iyi mi o kızı bir daha görememekten kul vefasızsa kader ne yapsın diyememekten korkuyorum Allah'ım ve görünürde bir yorgan yok durum şimdilik bu durum şimdilik son vapuru kaçırmak kadar tehlikeli İsmail Kılıçarslan Bir gece QAZAQ'ın cep telefona gelen şiir, çaldım ve yayımladım affınıza sığınarak...

Cuma, Ağustos 4

Template for Yazıhane v.1.01

mesela biraz da böyle takılalım mı desek?

buyurun efendim...

Pinhani - Beni Al Bugünüm yarın olsa yada hep yeni baştan, Yaşamak ne güzel olur,hiç başlamamışsan. Geriye ne kalırdı yaşananları atsak, Seni bir daha yaşamak isterim aslında. Beni al kucağına,elini belime sar. Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar. Beni al kucağına,elini belime sar. Beni almadığın an ölürüm beni al. Biraz önce uyurken seni koynuma aldım. Dudağından öperken uykudan uyandım. Sana böyle uzakken seni bir daha sevdim. Yanına gelebilsem bir daha dönmezdim. Beni al kucağına,elini belime sar. Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar. Beni al kucağına,elini belime sar. Beni almadığın an ölürüm beni al. Beni al kucağına,üşürüm sabaha kadar. Beni al kucağına,üşürüm sabaha kadar

Perşembe, Ağustos 3

Bütünün sırrı bilinmeden parçalar tam ve doğru bilinebilir mi? 1

“ 18 Ağustos 2001 Çarşamba “

I.

Akşam üstü. Durakta beklediğim otobüs nihayet geldi. Sıra terkibine riayet ederek arka taraflarda bir koltuğa çöktüm. Farkettim ki oturmakla dinlenemeyecek kadar yorgunum ve yine farkettim ki aslında gururum vucudumdan daha yorgun. Beni yoran şey son bir kaç aydır kıskanarak ve hatta kaybetmekten korkarak izlediğim hayatımda var olan huzurun, sadece bir kaç hafta süren basit bir iftiranın soyup çırıpçıplak bir sorun haline getirmesi idi. Aylar sonra bugün sentezine daha fazla çeliği hazmedemiyen bir demir yığınını andıran bu toplumun ortasında bir dansöz kıvraklığı ile elbise ve şekil değiştiren biriyle karşı karşıyayım. Üzerime yığılmış bir sürü günahla başetmeye çalışmanın düşürdüğü handikaptan kurtulmak adına kendime vermeye mecbur olduğum hesapta, bu olayı muhallebiciden çıkıp osmanbey’e daha süratli gidebilmek için aksi istikametteki durağa yürümek gibi, aslında hedefe ulaşmak için kısa süreli duraklama gibi yorumladım. Bir haftadır her otobüs seyahatimde bu olayı düşünüp durmama şaşmamak mümkün değil tabii. Bu sırada otobüsün şöförü olduğunu varsaydığım biri, üzerinde bol lacivert bir pardesü olduğu halde el sallayan bir diğerine selam mahiyetinde kafa salladı ve duraktan yavaş yavaş ayrıldık. Tahminim doğruydu o adam bu otobüsün şöförüydü. Bu bile beni memnun etmeye yetti.

Ben yine düşünmek istiyordum. Benim gibi megolamanları bitirmek için kaçış yeterli bir zehir olmalıydı ki ben kendimi müdafaaya pekte niyetli değildim ve sabah evden çıktığımdan beri papatya biçenlere kurban olduğumu, hayalimde mümkün olma ihtimallerini kaç türlüsü ile kaç defa müdaafa ederek guruma vekalet ettiğimi düşündüm. Bilinçli bir mukavemeti harcama ısrarımı hissetmiş olacak ki, gururum şerefimi kaybetmek üzere olduğumu gösterdi ve kaybetmemek için lazım gelen payı iade etti. Evet, o an tekrar kendimi savunma halimi düşündüm. Bilinç sahnesinde her zaman yeniydi ve gittikçe güzelleşiyordu. Bu hali sevdim. Belki de sırf bu yüzden kararlı bir hareketin lazım geldiğini hissettim. Yolunda gitmeyen şeyler karşısında yüzüm kızarır, şakaklarım zonklar, beynimdeki tıkanıklık bütün vücudumu ve bilincimi sarardı. Hayret ki hala böyle bir hal yaşmadım.

Titredim; kısa ve kuru bir kaç defa öksüren yanımdaki bu yaşlı amcanın, var olan hastalığı bir de benim vucudumda inkişaf etmiş olamazdı. Bu ne tür bir heyecandı ki hasatalığa tutulmuş biri gibi titredim. Eve dönüyordum şimdi oysa... Geride bir kaçış bırakarak belkide. Geride yorgun gözlerim ve omuzlarımın hoyrat çırpınışları... Geride herkese güven dolu günler, geride sadece ben, varlığın anlamından bi haber... Sanki bir rüyadan uyanıyordum. Derin bir nefes aldım. Alnımı cama dayamış olmaklığımdan ziyede camın soğukluğuna küfür ettim. Hayallerimle gururum arasında bozulan alışverişi düşünmek istedim tekrar.

Yol; yeterinde uzun, mesele oldukça mühim! Daima "pasif" döğüşüp yenmeyi isteyen bir mizacım vardı. Hucumu çoğu kez karşı tarafa bırakarak sessiz ve sarsılmaz bir karşı koyuşta bulunmayı severdim, gahndi'yi pek tanımasamda. Ve birden bire patlayan duygu deposundan sızan o'nu özleyişle huzur buldum. "seni bugün bir bilsen ne kadar aradım!" demeyeceksem onu bulduğumda hiç birşey söylemeyecektim. Eve dönüyordum, geride parlak gözlerini benden ayırmayan bir dost, şimdi bile -uzaktada olsa- gülümseyen yüzü ile endişeli halini müdaafa ederek galiba hisli gözlerle sadece mırıldandı:

- Allahaısmarladık!

"ey-ki beray-i derd-i men fikr-i ilaç kerde-i mürden-em ez huda talep,rezce mek mekan hekime."