« Home | Hepsi bu... » | ayıpsa ayıp » | Dino Merlin - Burek » | susunca... » | /Iska !/ » | hayat bir senorya repliği değil midir bazen? » | Ne bir heves, ne bir tutku... » | Baba ! » | hepatit için » | mandabatmaz »

Bütünün sırrı bilinmeden parçalar tam ve doğru bilinebilir mi? 1

“ 18 Ağustos 2001 Çarşamba “

I.

Akşam üstü. Durakta beklediğim otobüs nihayet geldi. Sıra terkibine riayet ederek arka taraflarda bir koltuğa çöktüm. Farkettim ki oturmakla dinlenemeyecek kadar yorgunum ve yine farkettim ki aslında gururum vucudumdan daha yorgun. Beni yoran şey son bir kaç aydır kıskanarak ve hatta kaybetmekten korkarak izlediğim hayatımda var olan huzurun, sadece bir kaç hafta süren basit bir iftiranın soyup çırıpçıplak bir sorun haline getirmesi idi. Aylar sonra bugün sentezine daha fazla çeliği hazmedemiyen bir demir yığınını andıran bu toplumun ortasında bir dansöz kıvraklığı ile elbise ve şekil değiştiren biriyle karşı karşıyayım. Üzerime yığılmış bir sürü günahla başetmeye çalışmanın düşürdüğü handikaptan kurtulmak adına kendime vermeye mecbur olduğum hesapta, bu olayı muhallebiciden çıkıp osmanbey’e daha süratli gidebilmek için aksi istikametteki durağa yürümek gibi, aslında hedefe ulaşmak için kısa süreli duraklama gibi yorumladım. Bir haftadır her otobüs seyahatimde bu olayı düşünüp durmama şaşmamak mümkün değil tabii. Bu sırada otobüsün şöförü olduğunu varsaydığım biri, üzerinde bol lacivert bir pardesü olduğu halde el sallayan bir diğerine selam mahiyetinde kafa salladı ve duraktan yavaş yavaş ayrıldık. Tahminim doğruydu o adam bu otobüsün şöförüydü. Bu bile beni memnun etmeye yetti.

Ben yine düşünmek istiyordum. Benim gibi megolamanları bitirmek için kaçış yeterli bir zehir olmalıydı ki ben kendimi müdafaaya pekte niyetli değildim ve sabah evden çıktığımdan beri papatya biçenlere kurban olduğumu, hayalimde mümkün olma ihtimallerini kaç türlüsü ile kaç defa müdaafa ederek guruma vekalet ettiğimi düşündüm. Bilinçli bir mukavemeti harcama ısrarımı hissetmiş olacak ki, gururum şerefimi kaybetmek üzere olduğumu gösterdi ve kaybetmemek için lazım gelen payı iade etti. Evet, o an tekrar kendimi savunma halimi düşündüm. Bilinç sahnesinde her zaman yeniydi ve gittikçe güzelleşiyordu. Bu hali sevdim. Belki de sırf bu yüzden kararlı bir hareketin lazım geldiğini hissettim. Yolunda gitmeyen şeyler karşısında yüzüm kızarır, şakaklarım zonklar, beynimdeki tıkanıklık bütün vücudumu ve bilincimi sarardı. Hayret ki hala böyle bir hal yaşmadım.

Titredim; kısa ve kuru bir kaç defa öksüren yanımdaki bu yaşlı amcanın, var olan hastalığı bir de benim vucudumda inkişaf etmiş olamazdı. Bu ne tür bir heyecandı ki hasatalığa tutulmuş biri gibi titredim. Eve dönüyordum şimdi oysa... Geride bir kaçış bırakarak belkide. Geride yorgun gözlerim ve omuzlarımın hoyrat çırpınışları... Geride herkese güven dolu günler, geride sadece ben, varlığın anlamından bi haber... Sanki bir rüyadan uyanıyordum. Derin bir nefes aldım. Alnımı cama dayamış olmaklığımdan ziyede camın soğukluğuna küfür ettim. Hayallerimle gururum arasında bozulan alışverişi düşünmek istedim tekrar.

Yol; yeterinde uzun, mesele oldukça mühim! Daima "pasif" döğüşüp yenmeyi isteyen bir mizacım vardı. Hucumu çoğu kez karşı tarafa bırakarak sessiz ve sarsılmaz bir karşı koyuşta bulunmayı severdim, gahndi'yi pek tanımasamda. Ve birden bire patlayan duygu deposundan sızan o'nu özleyişle huzur buldum. "seni bugün bir bilsen ne kadar aradım!" demeyeceksem onu bulduğumda hiç birşey söylemeyecektim. Eve dönüyordum, geride parlak gözlerini benden ayırmayan bir dost, şimdi bile -uzaktada olsa- gülümseyen yüzü ile endişeli halini müdaafa ederek galiba hisli gözlerle sadece mırıldandı:

- Allahaısmarladık!

"ey-ki beray-i derd-i men fikr-i ilaç kerde-i mürden-em ez huda talep,rezce mek mekan hekime."