Cumartesi, Ekim 28

F.

adeta zahmet vermeyen bir mahmurluk içerisinde çiziktirdiğim bu yazılar işe yaramaz, bunlar üstünkörü şeyler. ... bugün bayan H. ye mektup yazacağım. ona yazdığım mektupları buraya kaydediyorsam, bununla bir şeyler elde edeceğimi umduğum içindir: Sevgili Dostum, mektupları iki kopya yazmaya vaktim yok. daha sağlam bir şekilde kendine güvenmelisin. isteklerine daha yakın kalp atışlarına sahip olmalısın. ah, üzerimdeki lambanın cızırtısı... ... ancak aşırılıklarla insan nasıl herkesin kendi yokoluşunu kendi içinde taşıdığını ve bundan kurtuluş umudu bulunmadığını, ancak başklarını gözlemlemede teselliye kavuşulacağını farkediyor. ... sayın F. mektubunuz elime ulaştı. bazen elinize ulaşanların aslında elinize ulaşamayanların birer kopyası olduğunu görürsünüz. madrid'den beklediğiniz mektubun porto'dan postalanmış olması gibi. uzun zamandır duymayı arzuladığımız havadislerin, pek masum ve fakat pek yersiz bir zamanda yabancı bir ağızdan duyuluyor olması beni memnun etmiştir. hürmetimi ve şefkatimi daima üzerinizde hissediniz. sizi hiç olmasa bir otuz yıl önce tanımış olsaydım, mektubunuzu kendime yol edinirdim. ama korkarım zaman dışa karşı katı, içeride ise soğuk bir yapı. ... halsizliğin doğurduğu sabırsızlık ve üzüntü, bu halsizlik tarafından hazırlanıp, asla gözden uzak tutulmayan bakir ya da bakire, gelecek tablosu ile besleniyor. bu mükemmel insan vucudunun içinde tiksinti arzulayacak bir yan olmasaydı, duygularım bu şekilde inkişaf etmezdi. ben bunu iman olarak kabul ederim. ... kuma bir çukur açmıştık.

Pazartesi, Ekim 23

tanrım, hamdolsun

ramazan insanın aklına orucu felan getiriyor. biz buna şeker bayramı diyelim. bayram programlarında dansözler olsun. kent ve ülker unutmak istediğimiz adetlerimizi hatırlatan reklam çekmekten vazgeçerek çağa ayak uydursun. bir şekilde an'anelerini sürdüren ailelerin duygularını farklı reklamlarla sömürmeye ise devam etsinler. hadi ben büyüdüm harçlık almıyorum, fakat benden gençler el öpmek için nakit harçlığı şart koşsun. haftanın son iki gününü kaptırmış olsak bile, mutlaka diğer üç günü bir yerlerde, insanlardan uzak bir yerler olması tercih edilir, tatil yapılarak geçirilsin. nolur, sabah erken zile basmayın. ben şekerleri kapının önüne bıraktım, istediğiniz kadar alabilirsiniz. yaşça büyük olanlar için ise kapıya kocaman "şeker bayramınızı kutlarım" yazılı bir karton astım. altındaki isim ve tarih kısmını doldurup siz de iyi bayramlar diye yazarsanız bayramlaşma ritüelini yerine getirmiş oluruz. ramazanı dün gece beer city'de uğurladık arkadaşlarla, kafam davul gibi, siz mü'minler eminim anlayışlı olacak ve zile basarak beni uyandırmaya yeltenmeyeceksiniz. (bilen bilir, her sene sonu bayram olan kısa bir tatil yaşarız. tekrar buluşturana hamdolsun. hepinizin hürmetle bayramını tebrik ederim. )

Perşembe, Ekim 19

kütürdet beni letafet

"bilgeliğini en fazla gösterdiği an, konuştuğu insandan ayrıldığı andı." soru: orhan pamuk nobel'i edebi kişiliği ile mi siyasi kişiliği ile mi aldı? bankta oturan adamın cevabı: bu soruya yannış cevap verirsem, bana da nobel verir misiniz? bazen, ama not düşelim şimdi değil, güzel sabahlarımız olur. duvarlarımız çok renksiz olsa da sabahlarımız güzel olur. bacaklarımızı rahatça sallayabilir, istersek ıslatabilir, istersek tümden ıslanabildiğimiz, bir teşehhüd miktarı olmasa da, ona yakın oturuşlarımız olur. hani dersin emel sayın gelse, yıl 1967, ancak gözlerini bu kadar parlatacak güzellikte olur. hani dersin, hani sen yine şimdi dizi değdirebileceğim kadar yakında, ya da küllüğü uzatabileceğin kadar uzakta olsan, hani suratını avcuna dayayarak yüzüme baksan, bu kadar güzel olur. duvarda asılı gazeteleri uçaracak kadar güzel havalar olur. zil çalınca kapıyı açmazsın, cereyan yapar diye de kendini kandırırsın hani. illa çay olur, kokusu illa sana yakın bir yerlerde. "dostum çay piyot?" diye soran bir ses olur. güzel olur, illa pencereden sokağa taşan sigara dumanı. gülerken seni donduran, seni gülerken hatırlatan fotoğrafların olur. kısa atletinin üzerinde sallanan cevşen, dağınık saçlar, belinden düşmüş şortun ve en fazla iki haftalık sakalın ile kaşınan bir vucudun olur. ama yine de güzel olur. tekrarlarsın akşamdan kalan şarkıyı, akşamdan kalmış şarkı senin kadar güzel olur.kaşına kadar inen teri kolunun tersi ile silerken, sıcak edebiyat, sıcak türkü, sıcak hatıra olur. terini silerken sen, sıcak bir anı olursun. bazen güzel olur. güzel, bazen olur. kelimelerle oynarsın, gider traş olur randevuna koşarsın. birinin eline çiçek verseler ve işte bak burası orası deseler, bu kadar güzel olur. bu kadar. bu kadar olur. bu kadar. "kötü bir iniş, zaferle sonuçlanan bir dağa yükselişi yok edebilir." soru: yaşam bize sunulan tek kişilik bir oyun mu? bankta oturan adamın görüşü: hepimiz bir başkasının yalanına ortak mı olalım şimdi? Sevgili Dorothea, hava iyi olsun olmasın, İzak sabahları havanın durumunu dikkatle inceliyor. havada nem olup olmadığına bakıyor, rüzgarı soluyor, öğlende soğuk olup olmadığına bakıyor. ortamın uygun olduğunu hissettiğinde, ciğerlerini özenle seçtiği bir havayla dolduruyor ve akşam, bu havayı bir şarkı gibi dışarı veriyor. her zaman iyi şarkı söylenemeyeceğini söylüyor. şarkı mevsim gibidir. zamanında gelir... başı sola yatık, alt tarafı noktalı kal sabah derslerin sekiz buçukta başladığı günlerde.bir kuş tut içinden , ikiyle çarp onbeş ekle sonra.aslan oğlum aşık olmuş desin annen.sen sabah kahvaltısının derdinde, masayla sandalye arasındaki hava boşluğuna sıkışmış bedeninle bol çocuklu, bol kahkahalı ve bol ışıltılı o lüks kahvaltı salonunda , yarım ekmek peynir derdinde. ve şimdi hala dersler sekiz buçukta başlıyor, yağmurlu havalarda baş parmağım üşüyor hala. hala aklımda telefonunda ki melodi, hala emel sayın yeşil gözlü, hala güzel.. farkındalığı nasip edene, hamd olsun. - aslan oğlum aşık olmuş ! - Annee! ekmek arası .. ve salli ala seyyidina âl-i Muhammed, sad salli aleyna mürşidina şah-ı velayet.

Çarşamba, Ekim 18

Hadi bakalım kim sanatkar, kim ressam! Sanatçısın ya, şimdi seyret beni.

... Yazgı: İnsana estetiğin, sanatın, bir ölçüde de ilhamın geliş yolları var. Doğadan bu ilhamlar bize gelebiliyor. Bir yapraktan bir güneşin doğuşundan filan. Belki de şöyle anlamlandırabiliriz: Direkt gelenler var, doğadan. Doğanın apaçık bir dili var. Bir de, bir sanat eseriyle, bir resimle, bir hatla, bir ebruyla, yani dolaylı olarak gelen var. Sanatta bir şey var insan eline girmiş. İnsan elinden çıkmış. İnsanın birikimi, edimi, çalışması, gayreti giriyor, kültürü giriyor. Dolaylı olan da sonuçta bir duygulanma meydana getiriyor. Hatta bazan çarpıyor. Peyami Gürel: Anlatmada bir sakınca yok. Orada şuuruna erdim ben zaten... Karadeniz dağlarına çıkmıştık arkadaşlarla, ben de ressamım ya. Dedim ki kendi kendime; sabah vakti, erkenden çıkayım, bir çalışma yapayım, gözlem yapayım. Gün doğmadan bir yer tesbit etttim kendime dağ, vadi iç içe. Fotoğraf çekeyim dedim biraz. Gittim, oturdum, bekliyorum. Durum her saniye değişiyor. Işık oldu. Gölge oldu. Gri oldu, Yeşil oldu. Başka bir yeşil oldu. Her an değişiyor. Ne çekeceğim ben şimdi, ne yapacağım, hangi kareye yetişeceğim. Bıraktım makineyi elimden, seyretmeye başladım. Bana şunlar söyleniyor gibi geldi: Hadi bakalım kim sanatkar, kim ressam! Sanatçısın ya, şimdi seyret beni. Akıllara durgunluk verecek sahneler. Orada insan şunu anlar; senin elinden değerli şeyler yaptırılıyorsa o zaman kıymetlisin kardeşim.

Yaptığımız işlerin, ürettiklerimizin merkezde olması ve bir süre sonra da onu olduğu yerlerden daha özel yerlere taşıma eğilimi hepimizde var. Ama şunu çok iyi öğrendim; tek bir merkez var. Ve nisbetle dahi bir başka şeyin merkeziliği duygusuna kapılmak çok anlamsız. Çünkü O hep diyor ki "Tek merkez var, o da benim." Gerisi laf. Şimdi bunu hissettiysen ve anladıysan bakıyorsun ki nisbetin de nisbeti var. Bakıyorsun biz güneşin etrafında, güneş galaksinin içinde dönüyor. Galaksiler gruplar yapmışlar, birbirlerinin etrafında dönüyorlar... Kim kimin etrafında dönüyor, kardeşim, kim kimin merkezinde duruyor. Buradan bakışa nispetle diyorsun ki güneş merkezde, ve biz de onun etrafında dönüyoruz. İyi de o da bir şeyin etrafında dönüyor. Dedim ki, dur bir dakika, her şey birbirinin etrafında dönüyor. O halde bir tek O var zaten. Bu onun alametlerinden ki söylüyor insana: Bak! Boşuna debelenip durma ey ademoğlu! Hepsi birbiriyle içice, hepsi alışveriş içirişinde bütün bunların üzerinde bir tek ben varım, gözünü bana çevir. Her şey ona götürüyor.

Yazgı / Aralık-Ocak 2002

Salı, Ekim 17

Çarşı Siyaha Karşı !

Değerli Beşiktaş Taraftarı; Tottenham maçı için hem tribünde bütünlüğün sağlanması açısından hemde güzel bir görüntü oluşması için herkesten beyaz giyinmesini rica ediyoruz. Bütün taraftarımızın bu çağrıya duyarlılık gösterip Perşembe günü stada BEYAZ giyerek gelmesini temenni ediyoruz. Saygılar. forzabeşiktaş.com admini (forum detayı için buyurun)

ilanen duyurulmaktadır

sunucularımızdaki teknik bir arıza dolayısı ile, yazıhane içerisindeki ses dosyalarının önemli bir kısmı kullanılmaz haldedir. bir kaç gün içerisinde bu problemi halledip siz müsiki severlere hizmet vermeye devam etmeyi arzuluyoruz. unutmayın, biz müşteri memnuniyetini önemseyen bir tükkanız.

Perşembe, Ekim 12

sevgili Lao ile ortak kültür hizmetleri zincirinin ilk halkası

Çarşamba, Ekim 11

lewis lewis lewis mam mam mam mamy mamy maa maa mamy mama


Family Guy - Annoying Stewie - video powered by Metacafe

Bir Hıncal Uluçvari yazı yazma denemesi: Mardin

Önce Mardin kent merkezi içindeki önemli noktaları, evleri, medreseleri, kiliseleri, daha sonra ilçeleri Deyrulzafaran Manastırı başta olmak üzere Dara, Midyat ve Hasankeyf’i içine alan geniş bir alanı gezlmeli. Dünya Süryaniliğinin merkezi olan Deyrulzafaran, su sarnıçları ile Dara ve yine dünyadaki yaşayan arkeolojik birkaç şehirden biri olan Hasankeyf'i de kattığınızda Mardin gezmeye doyulmaz bir şehir olarak karşınıza çıkar.

Ben dedim, gidiyorum. Hayrola dediler. Dedim Mardin, bir başka şehir olsa gerek. Bunu duyunca itiraz ettiler. Uzunca bir Mardin seyehatinden bahsetti arkadaşlar sonra. Şehir hakkında o zamana kadar bildiğim tek şey “ Mardin kapı şen olur” türküsü. Sonraları öğreniyorum ki bu türkü de Diyarbakır türküsü. Yola çıkmadan 2 gün evvel oralara gidip gelen bir arkadaşıma danışıyorum , nedir, nerelere gidilir, şehir güzel mi? Öyle bir anlatışı var ki. Ya çiğ çiğ yiyecekler bizi yada betona gömecekler diye düşünmeden edemiyorsun. Mardin, Güneydoğu Anadolu’da Suriye sınırı. Aşiretler diyarı, ve medenileşememiş insanlar otağı. Çok korkuyorum , bir daha düşünüyorum gidip gitmemeyi. Yıllık iznimi bu şehirde geçirme fikrini bir kez daha gözden geçiriyorum yani.

Taşın insan yaşamındaki yerini, insan emeğinin taşı nasıl şekillendirdiğini görmek için dinlerin, mezheplerin harman olduğu Mardine gitmeli. İklimi sert karasal iklimdir. Yazlar oldukça kurak ve sıcak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Bu sebeple tercihiniz, yaz sezonunda Mardin güzelliklerini yaşamak olsun.

Gitmek isteyenler için Martur ve Marsoy önerebileceğim otobüs firmalarıdır. Ben yer bulamadığım için başka bir firma ile gittim. Uzun yolculuğu sevenler için çok keyifli geçeceğine inandığım ve benim için unutulmazlar arasına giren 20 saatlik seyahat keyifli başlıyor.. İlk mola Düzce’de Tersan tesislerinde. Sonra Ankara Terminale giriyoruz. Beş – on dk yolcu beklerken sigara dumanın. Halkalar çıkarmaya gayret edip, merakla ineceğimiz şehri hayalliyoruz. Ankara’dan sonra diğer mola ŞerefliKoçhisar’da. Burası Ankara’nın çıkışı ama o kadar uzun sürüyor ki Mardin’e geldik sanıyoruz. Son durak Urfa Birecik. Ankara Urfa arasında sanırım 8 saat ve mola yok. Biz uyuyoruz zatenbu yol boyunca. Mardin’e girişi ise Kızıltepe ilçesinden yapıyoruz.

Mezopotamya’da sarı taşların egemen rengiyle, güneşin yansıttığı tonların buğday başaklarındaki zengin coşkusuyla gülümser Kızıltepe...

İlçenin en eski adının Dunaysır olduğu geçiyor kayıtlarda. Daha sonra Koçhisar adını almış. Artukoğulları döneminde gelişme gösteren kasaba, Diyarbakır-Musul ve Urfa-Musul yolu üzerinde önemli bir ticaret merkeziymiş. Cumhuriyet sonrasında 1931'de Kızıltepe adıyla ilçe merkezi olmuş. 2000 yılı Genel Nüfus Sayımına göre ilçenin kesin nüfusu 121.302. Kasaba belediyeleri ve köylerin nüfusu 75.819. Mevcut nüfusun %62’si şehir merkezinde geriye kalan %38'i kırsal kesimde yaşamakta ve ilçede yoğu bir şekilde tahıl üretilmekte, bostan yetiştirilmekte ve küçük ve büyük bas hayvancılık yapılmaktadır.

Mardin, mimarisi, sosyal yaşamı, kültürel dokusu ve şehrin kendisi ile gerçekten her göreni büyüleyen bir şehirdir. Mardin yalnız şehir merkezi ile değil, çevresi ile de kültürel bir gezi için ideal bir yerdir.

Mardin’e epeyce rampa ve uzunca bir yoldan çıkarken Kızıltepe arkamızda kalıyor. Rampanın sonunda sağa dönüyor otobüs. Muavin Mardin kalmasın diyince bir heyacan bizde ki, anlatılmaz. İşte karşıdan gelen minübüs gibi fotoğrafın çekildiği yere doğru başlıyoruz Mardin’i görmeye. Bu bölgenin adı Yenişehir. Zamanla, dağın tepesinde kurulan Mardin, nufusu taşıyamaz hale gelmiş ve halk ovaya inmiş. Mardin merkezin aksine son derece modern ve yeni binalar ile kurulmuş olan Yenişehir tarihle , taş evlerle kucaklamadan evvel son durak. Yenişehir, adı üzerinde hemen hemen 10 yıllık bir geçmişe sahip. İl’in sosyetelerinin oturduğu da söylenebilir. Daha çok memurların, başka illerden, ilçelerden göç edenlerin oturduğu bir semt burası. Sinema’da dahil olmak üzere bir çok “şehir” argumanını burada bulmak mümkün. Çok meşhur ve büyük bir tatlıcı var hatta. Burada künefe yemeden Mardin’den ayrılmak yapılacak en yanlış iştir diyenler de var. Biz kadayıf tercih ettik.

Yenişehir ile Mardin arası minibüsle 5 dk bile değildir. Bir kaç virajli bir yokuştan sonra eski taş evlere, sağlı sollu çarşı pazara, meşhur kalaycılar çarşısına, müzeye ve en önemlisi müze önündeki çay bahçesine ulaşıyorsunuz. Neden en önemlisi müze önündeki çay bahçesi ? Mardin demek sadece tarihi dokusu, 8 farklı toplumun bir arada yaşaması, şehir merkezlerinin ovalarda değilde hep dağın zirvelerinde kurulması demek değildir. Mardin demek halkın sıcaklığı, yardımseverliği, huzuru ve güveni demektir.

Gittiğimiz günden vedalaştığımız güne kadar belkide hayatımın en güvenli haftasını geçirdim diyebilirim. Kaldığım 8 gece boyunca, her defasında farklı bir şeye şahit oldum, şaşırdım . Gece 12’de çıktığımız sinemadan hiç tanımadığımız bir yer olmasına rağmen çok rahat biçimde kaldığımız yere döndük. İlk geceden bunu denemek istememizin nedeni elbette gelmeden önce bizle görüşlerini paylaşan arkadaşların dürüstlüğünü sınamak değildi. Yine aynı saatlerde diğer günler çay bahçesinden, Celal abimizin yanından dönerken bir minübüs, çalışmıyor olmasına rağmen bizi kaldığımız yerin kapısına kadar bırakması ve bir tek kuruş para almaması sanırım demek istediklerimi anlatmakta yardımcı olur. Alış-veriş yaparken eski esnaftan mal almaktan kesinlikle kuşku duymamayı öğrendik bir kaç gün sonra. Bilhassa Cumhuriyet meydanında Kim-Kim Kuruyemişden. Yörenin mavi renkli meşhur bir badem şekeri var, çok lezzetli, özellike mırra içtikten sonra. Kuruyemişçiyi işleten Halit, ilk günden itibaren bizim en büyük yardımcılarımızdan biriydi. Hem önünden her geçtiğimizde sağolsun badem şekerinden kabak çekirdeğine kadar cebimize kuruyemiş doldurması ve “abi gezerken çitlersiniz, canınız sıkılmaz” demesi hem de gezilmesi elzem olan yerleri bir bir tarif etmesiyle şaşırtıyordu bizi. İlk şaşkınlık ise otobüsten indiğimizde görenlerin hoşgeldiniz demesiyle yakamıza yapışmıştı zaten. Bavullarımızı taşımak için izin isteyenden tutunda , yer sorduğumuzda oraya kadar bizi götürene kadar bir sevgi çemberi içinde kendinizi kıymetli hissediyorsunuz, biz hissettik :) “Suratlarına sakın bakmayın, sizin yanınızdakilere bakarlarsa sakın sesinizi çıkarmayın” tarzı nasihatlerin ve korkutmacaların ne kadar yersiz olduğunu ispat etmek istercesine vargüçleriyle biz misafirlerini ağırlamaya gayret etmeleri, duyduğumuz muhabbeti artırdı. “Biz” den kastım o an ve herhangi bir anda Mardin’de bulunun herkes için. Maddi hiç bir şey beklemeden gösterdikleri misafirperverliğe karşılık, bir çay içimi sıcak muhabbetinizi esirgemeyin yeterli. Tek arzuları: Dışardan gelen kim olursa olsun tanımadığı bu yer hakkında artık kötü önyargılarla gelmesin. Benim yapmaya çalıştığım da aslında bu.

Nufusu az , herkes birbirini tanıyor. Böyle bir ortamda dolayısı ile yabancı olduğunuz çok belli oluyor. Şehire girer girmez herkes güler yüzlü ve acaba nasıl yardım edebilirim kaygısı ile yüzünüze bakıyor. Turistin en çok korktuğu şey kazık yemektir. Mardin’deki 4. günümde bütün öğleden sonra yediklerim müessenin ikramı oldu. Turistik Et Lokantası’daki Salim abi, bizi görünce “içli köfte yeni çıktı gençler” , Halil “çi köftemiz taze Faruk, bi tadına bak” Halit “çitlersiniz gezerken, kabak çekirdeğide alın” derken hep samimi bir şekilde ikramda bulunmanın keyfini yaşıyorlardı. Söz açılmışken nerde ne yenir?

Mardin gerçek anlamda bir müze şehridir. Bir kalenin üzerine oturtulmuş olan şehir, eski ve yeni olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Mardin in 1960'lı yılların sonunda şehrin tamamının SİT alanı ilan edilmesiyle şehir içine yeni inşaat yapımı yasaklanmıştır.

Öncelikle yöresel yemekleri tadmalısınız. Beğenmeyeceğiniz sanmıyorum. Yoresel yemekler konusunda kalitesine güvenebileceğiniz ve nisbeten diğer yerlere göre daha uygun olanı Turistik Et Lokantası. Açıkcası kalite konusunda diğer yerlerle hemen hemen hiç fark yok. Sadece servis konusunda biraz daha bildiğimiz orta tabaka lokantası. Ama garsonundan sahibine kadar herkes müşterisine karşı çok özenli. Manzarası tek yönlü merkez minibüs yolu, Cumhuriyet Meydanı. Hemen karşınızda Mardin Müzesi. Şehre ilk ayak bastığınızda bizim gibi, hem açlığınızı dindirmek hemde şöyle bir ortamı kesmek için çok uygun bir yer. Menüde neredeyse bütün yöresel yemekler var. Ben tercihimi Mardin tabağından yana kullandım. Seçtiğinzi yöresel yemekler birer parça olarak tabağa sıralanıyor. Üzerine nar şerbeti dökülerek zenginleştirilmiş çoban salatası, bu kadar sayfa daha yazarak anlatabileceğim enfes ayranı ve iyi temizlenmiş taze soğan ile beraber servis yapılıyor. Her yemeklerinde et mutlaka var, maydonozun olmaması ise mümkün değil.

Tabakta : içli köfte , kaburga pilavı , sembusek , içli köfte , işkembe dolması

Bir diğer güzel mekan Cercis Murat Konağı...

Güneydoğu yemekleri denince akla ilk gelenler, Gaziantep ve Urfa 'nın etkisiyle de olsa gerek; içli köfte, çiğ köfte, kebab çeşitleri gibi bol baharatlı ve et üzerine yapılan yemek çeşitleridir. Yani çoğumuz için Güneydoğu yöresi mutfağı demek, kebab demektir kısacası... Ancak iş Mardin Mutfağı 'ndan konuşmaya gelince. Bilenlerce de hakkının teslim edildiği gibi, Mardin Mutfağı; et ile bulgurun, çeşitli sebzelerin nefis bir uyumla uzun bir zaman diliminde ve de büyük bir emek dökülerek hazırlanan çeşitlemelerin yer aldığı zengin bir mutfaktır. "Mardin Mutfağı" özelliğini; yörede yetişen baharatların çeşitliliği, yemekler yapılırken gösterilen özen ve et ile uyumundan olduğu kadar, hazırlık süresinin uzun bir zaman dilimine yayılmasındaki mistik havadan da almaktadır. Tarçın, Kişniş, Mahlep, Zencefil, Yeni Bahar, Sumak, Pul Biber ve bademi "Mardin Mutfağı" 'na zenginlik katan malzemeler olarak nitelendirebiliriz.

Menude neler var ?

Nar Salatası Soğanlı Yoğurt Çorbası İkbeybet (Haşlanmış içli köfte) Irok (Kızartılmış içli köfte) Tarçınlı, Mahlepli Patlıcanlı Pilav (Geleneksel sebze ve et yemeği) Kişnişli Tavuk Beğendi Sembusek (Kapalı Lahmacun) Kabak Dizmesi,Katıklı Kabak Dolması Tavuklu Safran Pilavı, Tatlı, Zencefilli Limonata

Mardin de baştan sona yürüyerek 15-20 dakika sürebilecek bir zamanda gezebilirsiniz. Araçların tek yönlü çalıştığı yalnız bir cadde vardır. Kendinizi 16.yy da hissedeceğiniz Mardin anlatılmaz yaşanır...

Süryani içli köfte ve zencefilli limonata için mutlaka buraya uğramak zorundasınız. Zencefilli limonata dediğimiz şey bildiğiniz limonata değil. Su içeceğini düşünen birisinin kolonya içmesi gibi, lezzetli ama gözlerinizi yaşartan bir sertliği var. İnce ve zarif olan nedir peki? Söyleyeyim : Garsonlardan Sabri Yılmaz ve İbrahim Anar. Bilhassa İbrahim’e dikkat edin , iyi esnaflık yapar. Konağımızın iki şeker, iyi niyetli ve sevecen garsonu. Bütün yemek boyunca masamızın etrafından ayrılmadılar, en ufak bir eksiğimiz olsa koşup hallettiler. Bir de benden istediklerini bir yapabilseydim : ) Neyse çıkışta bir hatıra defteri var. 19 Nisan’da benim yazım var. “Yaşasın yemek yemek” diye başlamıştım yanlış hatırlamıyorsam. Çıkarken siz de deftere bir şeyler karalamak isterseniz üç aşağı beş yukarı bu tarz bir şey yazacaksınız. İnsan bir daha hayatının hangi sürecinde Mezopotamya’nın ( edebiyat olsun diye değil gerçekten) o büyüleyen manzarısına karşı lüp lüp içli köfteleri yuvarlayabilir ki? İsterseniz alkol serviside mevcut, süryani şarabının şişesi sanırım 15 milyon idi. Ben tadmadım lakin tadanların suratında hiç pişmanlık ifadesi görmedim. Hatta terasta elinde meyve suyu, çay, kahve, şarap ne olursa artık istanbul’dan birini aramak ve hava atmak çok revaçta. Cercis Murat Konağı, Cumhuriyet Meydanı Halk Bankası yanı, Yenişehir’den gelirken sağda.

magazinciler iftara dadanmış gardaş.

pazar günü yazarlar birliğinde bazı abilerimizle iftar ettik. kardeşlerimiz de vardı, onlara da selam ederiz. sevgili rüştü hacıoğlu, aramızdaki tek laik faruk'du demiş, iltifat etmiş, eyvallah diyorum :) Alexandre Bey'e teşekkür ederiz günümüzü kaleme aldığı için. şurdan buyurun efendim.

Perşembe, Ekim 5

ramazan geldi

kendi çapımızda bir ramazan eğlencesi

Çarşamba, Ekim 4

bi med bi cezir yazsak mı mesala?